30 Mayıs 2024 Perşembe

Fleabag | Dizi Yorumu


Yönetmen: Harry Bradbeer, Tim Kirkby

Senarist: Phoebe Waller-Bridge

Tür: Dram, Komedi

Yapımı: 2016 (ilk sezon), 2019 (2. sezon) - İngiltere

Sezon: 2


Bu diziye dair en net hissettiğim şey ne diye düşünüyordum. Acaba... en çok gözüme çarpan şey, neydi? Çünkü söze buradan başlayacaktım! Sonra, aslında dizinin isminin onu tam olarak açıkladığını fark ettim: Fleabag. Çöpe atılmış, nefret edilen, adi vb. şey\ kişi anlamlarına gelen ifade. Öte yandan, seyircileriyle 2 sezon boyunca iletişim halinde kalan pek sevgili isimsiz ana karakterimizin -bana kalırsa- kendini tanımlama şekli de bu. Dizi boyunca dizinin ana karakteri olan genç ve yalnız bir kadının depresyonla baş edememe yöntemlerini izliyoruz. Her sezonu 6 bölümden, her bölümü 25 dakika civarındaki sürelerden oluşan 2 sezonluk kısacık ve bir veya birkaç oturuşta bitirilebilecek denli akıcı bir dizi Fleabag. Herkese pek tabii önerilmez, zira fazlasıyla ''farklı'' bir dizi; bu arada 18 yaş altına hiç önermiyorum, çünkü içerisinde bolca cinsellik barındırıyor. Son dakika uyarımızı da geçelim yeri gelmişken!


Kaynak: Pinterest

Ana karakterimiz (Phoebe Waller-Bridge) annesinin ve en yakın arkadaşının ölümünden sonra depresyona girmiş ve bu ruhsal çalkantılarını alkol, sigara ve rastgele yaşadığı cinsel birlikteliklerle kontrol altında tutmaya çalışan birisi. Aslında kendisine sorsak eminim ki kontrol altında tutmaya çalıştığı hiçbir şeyin olmadığını söylerdi. Ancak belki ilk sezonda kendisine inansak bile, ikinci sezonda kontrolü dışında gelişen bazı tanımlanamayan duygularının kendisini nasıl etkilediğini fark ediyoruz. İlk sezonda gerçekten hiç umut ışığı yok... Ancak ikinci sezonda olaylara dahil olan Peder (Andrew Scott), ana karakterimize olduğu gibi, bana ve eminim pek çok izleyiciye de ışık oluyor.

Peder'in en önemli özelliği tatlı bir kişiliğe veya yüze sahip olması değildi tabii ki. Onun en önemli özelliği... Görmesiydi! Ana karakteri. Daha ilk dakikada onu fark etti. Onu ve onun dalmalarını. Ana karakterimiz dördüncü duvarı alaycı bakışlarıyla yıkıp geçen bir karakter. Yani dizi boyunca daima biz izleyicilerle iletişim halinde kalarak yaşadığı olaylar hakkındaki yorumlarını dile getiriyor. Peder bu özelliğe sahip olmasa ve ana karakterin ne yaptığını anlamasa bile onu görebiliyor. Acaba ruhsal açıdan saf enerjide kaldığı için mi? Yoksa ana karakterle aralarında daha ilk anlarda gelişen o tuhaf bağ nedeniyle mi? Muhtemelen cevap bu kadar karmaşık değildir diye düşünüyorum. Nedeni, hani muhtemelen, dikkat. Ana karaktere dikkatini veren tek kişi Peder'di. 

Bu nedenle olacak ki, veya bana bu nedene bağlamak daha anlamlı geliyor ki, Peder'e dair ana karakterle olan ilişkisi dışında hiçbir bilgi edinemiyoruz. Evet, onun da bir ismi yok. Evet, o da çiçekli yollardan gelmemiş birisi. Evet, belki o da bir zamanlar bir ''fleabag'ti. Ancak öte yandan, onun sorunlarını görmüyoruz! Bu nedenle, ana karakterle birlikteyken sadece onunla birlikte oluyor. Ona sorunlarını veya beklentilerini yansıtmıyor. Onu, ana karakterin onun kendisini görmesini istediği şekilde görmeyi reddediyor. Çünkü Peder, gerçeğin peşinde.

Açıkçası dizideki bütün karakterler sorunluydu. Ana karakter, onun ablası, üvey annesi, babası, eniştesi, üvey yeğeni, sevgilileri (??)... Hepsi tuhaf ama kendine bu konuda çok da yüklenmeyen tiplerdi. Ana karakter ise farklıydı. Çünkü içinde Peder'e bile anlatamadığı ağır bir yük vardı. Bir türlü içinden atamadığı ve atamadığı için de başka başka yükleri taşımaya gönüllü olmasına sebebiyet veren bir sürü yük. Sonuçta bir kere ''fleabag'' olursan, artık gerisinin önemi yoktur... yok mudur?

Bu diziyi birkaç yıl evvel izlemeye başlamıştım. Diziyi yarım bırakma sebebim diziyle ilgili değil, tamamen benim dizi izleyememek gibi tuhaflık içeren bir  özelliğim ile ilgiliydi. Ancak şimdi diziyi çok kısa bir sürede birbiri ardına izlediğim bölümlerle, çok da keyif alarak izledim ve bitirdim. Hatta keşke 3. sezonu da çekilse... Dizinin iki sezonu arasında üç yıl ara verilmiş. Bu demek oluyor ki umut var! 

Yukarıda belirttiğim uyarılar ve dizinin konusunu değerlendirerek siz de izleyip izlememeye karar verebilirsiniz pek tabii. Dediğim gibi, herkese şak diye önerebileceğim bir dizi değil. Ancak çok sevdiğim bir dizi oldu bu açık.

Hoşça kalınız efenim.

:)


ŞİMDİ DE REPLİKLER KÖŞESİ

26 Mayıs 2024 Pazar

Şair Cadı.


Lise sona giderken test çözmek yerine uğraştığım işlerden biri de şiir yazmaktı. Gerçekten ama gerçekten baktığım her şeyde ilham görürdüm. Hayatımda o kadar iyi tercüme yapabildiğim başka bir dönem yaşamadım. Neyi mi tercüme ediyordum; nesneleri hislere. Kelime seçimim tabi ki kısıtlıydı. Sonra, bir küçük özenti şaireydim. -,- Şiirlerim Didem Madak etkisini buram buram yüzünüze püskürürdü. Benimkiler şiir miydi emin değilim gerçi. Sadece yazardım ve evet, yazardım!

İyi şiir yazmak için iyi şiir de okumak gerek belki. Veya iyi hissetmek. Hani şöyle sağlam, okkalı hisler hissetmek anlamında iyi. Ben ne hissetmiştim de şiirler yazmıştım bilmem. Amacım şiir yazmak mıydı, vallahi onu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey, hissettiğim histi. Kendini ifade etmenin verdiği mutluluk. ''Şiirlerimi'' o efsane not defterime yazardım. Hani şu Aslı ve Ozan'ı karaladığım defter. Sahi, o defteri ne yaptım acaba? Attıysam ne yazık. Yine de, elimde -hayır canım avucuma sığmaz tabii- o defterde olan her cümle hala var. İşte bu sevindirici. 

Bir keresinde matematik test kitabımın ön yüzüne bir şiir yazmıştım. Bu kitap benim proje ödevimdi. Ancak ne yazık ki matematik becerilerim ortaokuldan sonra pek de parlak olmamıştı. :( Her neyse! Hocam ne kadar soru çözmüşüm diye kitabımı inceliyordu. Sonra şiiri gördü ve yüzüne bir gülümseme yayıldı. Ben de onu sıramdan az biraz tedirgin gözlerle izliyordum. Bana şiiri çok beğendiğini söylemişti. Ben de şaşırmıştım, Allah Allah ne şiiri diye. Meğersem işte kitabın ilk sayfalarına şiir yazmışımmış. Hoca şiiri çok beğenmişti. Tek sorun şiir bana ait değildi. :)

Sonra da şiir yazmadım. Zaten şiire özel bir ilgim var mıydı emin değilim. Sanırım benim sadece sevdiğim şiirlere özel bir ilgim vardı. Bir de, içimden taşan hisleri aktarabileceğim herhangi bir alana. Şiir yazmak mı, öykü yazmak mı, masal yazmak mı? Benim için ne fark ederdi o sıralar. Anlatsam yeterdi. Müzik aleti çalabilseydim müzik yazardım mesela ahahah. Müzik bestelerdim yani. Besteler de hikayeler yazmaz mı hem? Bir de biliyor musun, ortaokula giderken de şarkı sözü yazardım aahahha. Hatta sınıftan bir kız onları okur, bestelerdi. Ah, çok arabeskti diye hatırlıyorum... Dramatik dramatik dramatik, pööhh. İyi ki o şarkıları sadece üç beş kişi bildi dünya üstünde...

Çok komik bir anım daha var bununla ilgili. Bu şarkı sözü yazma hevesimin üstünden yıllar yıllar geçtikten sonraki bir gün ben bir şarkı mırıldanmaya başladım. Ama baya baya söylüyorum. Diyorum bu kimin şarkısıydı dilime dolanmış. Sıkı dur, kiminmiş açıkliciğim: Benim, ahahha.

Sen ilk ne yazdın?

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Chicago Typewriter (2017 - 1x4).


25 Mayıs 2024 Cumartesi

Kalbime Sakuralar Yağdıran.


Studio Ghibli filmlerinin müziklerini dinlemek bana kendimi sanki çilekli bulutlardan yapılmış bir nehirde sırt üstü uzanmışım da asla batmadan ve öylece müziğin sesini kulağıma taşıyan rüzgarı dinleyerek yolculuk ediyormuşum gibi hissettiriyor. Gökyüzünde olmama rağmen tepemden sakuralar yağıyormuş gibi. Kısacası, bir rüya gibi. Belki de bu rüya başka bir gezegende geçiyordur. Buldum! Neptün'de. Ah ama olmaz... Neptün maviydi. Olsun. Paralel evrenlerden birindeki Neptün'müş burası, rüya değil mi canım... Hem biliyor musun, Neptün rüyaların gezegeni. Ama bu gündüz düşleri gibi rüyalar. Belki bazen sabaha karşı yorganın üstünden kaymışken gördüğün rüyalara da benzeyebilir. Aman canım, bunlar teferruat... Ama bak mesela gecenin zifiri karanlığında 'aman' diyerek uyandığın bir rüya gibi değil Neptün rüyaları. Kalbine sakuralar yağdıran rüyalar bunlar. Gel vatandaş gel, rüyalara gel; gibi davetkar. 

Hayatta en çok görmek istediğim şeylerden biri de sakura çiçekleri. Ah hadi ama, ben iflah olmaz bir romantiğim. Tabi ki sakuraları severim. Onların bir düşü anımsatan pembe yapraklarını. Ne garip... Dökülen yapraklara hüzünlü şiirler takarız, onları daha da ağırlaştırmak ister gibi. Oysa, sakuraların pembe yaprakları ağaçlarından kopup havada uçuşurken, sanki çok hafif bir şeyin de yüreğimden havalandığını hissederim. Yoksa yüreğimin bizzat kendisi midir havalanan? Bu benim için tanımlanmış bir his biliyor musun? İsmini de kendim koymuştum, hani şu yüreğimin hafiflediği hissin ismini: Kalbime sakuralar yağdıran. Bu tabiri kullanmanın beni tatmin ettiğini fark ettim. Her sevdiğim şey için kullanmam bu kalıbı ama. En özelleri için kullanırım! En dile getirmediklerim için. En kalbimden olan, derinde ama ne ilginçtir ki, bir o kadar da hafifçecik olan şeyler için. 

Kalbime sakuralar yağdıran biri.

Kalbime sakuralar yağdıran bir şey.

Kalbime sakuralar yağdıran bir iş.

Kalbime sakuralar yağdıran bir kitap!

Senin kalbine en son, ne sakura yağdırdı?

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.

bonus müzik :)


Doğa, Bahçeler, Düşler sergisinden.


24 Mayıs 2024 Cuma

İlk Kez Gördüğüm Fotoğrafım.


İlkokul 1. sınıfa giderken sınıfça fotoğraf çekilmiştik. Bir de tek fotoğraf çekilmiştik. Sonra da onu takvime basmışlardı. Sanırım çoğu kişinin böyle bir takvimi vardır. :) Veya en azından çocuğunun, tanıdığının falan. Bu takvim bunca yıldan sonra bile odamda. Neden bilmem onu oradan indirmemişim. Sonra da artık indirmek istemedim. Bazen eve geldiğimde onunla ayaküstü konuşurdum. Evet, kendi çocukluk fotoğrafımla. Sevgili 7 yaşındaki halimle. 

Ben hep tek başıma olduğum büyük fotoğrafa odaklanırdım. Üstünde pembe kazağı ve örülü saçlarıyla küçük bir kız. Bu aslında çok ilginç biliyor musun? Bugün küçük bir kız çocuğu görmüştüm. Çok şekerdi. Üstünde bir elbise vardı. Çoraplarından biri yukarıda, bir aşağıdaydı. :) Saçları... Örülüydü. Tek tek, bir sürü. Bahsettiğim fotoğrafımda benim de saçlarım böyle. Teyzem farklı saç modelleri denemeyi severdi. Ben balıksırtı bile öremem. Gerçi bile diyorum ama o da zor sanki. Hele de kendine örmek için. Neyse, o tatlı küçük kız beni gülümsetmişti. Şimdi, saçlarımızın aynı yapılmış olduğunu fark edince şaşırdım. İleride bir kızım olursa, ben de onun saçlarını böyle çeşit çeşit yapmak isterim. Bunun için daha baya vaktim var ama öğrenmeyi aklımın bir köşesine yazsam iyi olur. İşe nereden başlasam? Hımmm, buldum! Kendi saçlarımdan.

Sınıfımla olan fotoğrafımız ise çok komik. Hepimiz nasıl da bücür, nasıl da şapşiğiz. Bazısı yüzünü buruşturmuş, bazısı sırıtmış; kiminin gözü kapalı, kimi pek bir havalı. :) Ben mi? Komiğim ahahah. Çok komik gülmüşüm gerçekten. Daha evvel hiç bu kadar dikkatli bakmamıştım bu küçük fotoğrafa. Neden bakmadım ki? Oysa çok tatlıymış. Rönesans tablosu gibi ahahah.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


Üzgünüm kendi fotoğrafımı paylaşamam ama
kalpli bir kahveyi paylaşabilirim. :)


Aomame.


Dün ay hakkında yazmıştım. Doğal olarak aklıma o geldi. Ona da yıllar boyunca yazdım çünkü. Tıpkı onun uzun bir süre boyunca ay ile konuşması gibi, ben de onunla konuştum. ''Sevgili Aomame'' ile.

Onun geldiği yer 1Q84 evreni. Bu, benim için vaktiyle gerçekten ilgi çekici bir evrendi. O zamanlar daha evvel böyle bir kurgu okumamıştım. Büyülendim falan demiyorum hayır, daha farklı bir şeydi bu. Böyle de yazılıyormuş demek, diye düşünmüştüm sanırım. Düşündüğüm kelimeler tam olarak bunlar değildi muhtemelen ama hissettiğim isimsiz his muhtemelen buydu.

Kitap nisan ayında başlıyordu. Ben de onu ya nisan ya mayıs; ya da ikisini de kapsayan bir aralıkta okumuştum. Hatırlıyorum, annem bahar temizliği tadında büyük bir temizlik yapacaktı ve ben de biraz da iç sesimin oflamasıyla kitabı bir kenara koyup işe girişmiştim. Bu kitabı dışarıda okumak mümkün değildi. Okusan okurdun tabi, kol kasların falan iyi gelişirdi o ayrı da, ben hep evde okudum. Tek cilt halini okumuştum; evet bildin, kütüphaneden. Sonra pişman oldum ama. Yani, kendim satın alıp da okumadığım için. Vaktiyle bir kere okudum zaten diye ne alayım artık diye düşünmüştüm, sonuçta bir garip öğrenciydim. Sonra da önlenemeyen kitap fiyatı artışları buna engel oldu. Gariptir ki, sonradan kitabı o kadar da sevmediğimi düşünmeye başladım. Benim sevdiğim kitap değildi, Aomame'ydi.

Murakami sevdiğim bir yazar mı bu konuda da şüphelerim var. Farklı bir kalemi var kabul ediyorum, hatta çok farklı bence. Bir vaov değil ama farklı olmak için vaov olmak da gerekmiyor. Farklı kalemleri severim, bana farklı düşünceleri verirler çünkü. Aynı sesler sence de çok sıkıcı değil mi? Hayatım boyunca buna göz devirdim. Birbirinin aynı olan pek çok şeyin tekrarına. Tabi büyük konuşmamak lazım; çünkü hayat bundan ibaret. İyi ki edebiyat var, iyi ki sanat var. Orası, hayatın bir yansıması gibi; hislerle renklenmiş hali tabi. İsmi konulmamış ve böyle bir gaye bile taşımayan bir sürü renkle dolu bir bölge. Sanatın var olduğu bir evrende yaşadığımız için çok şanslıyız. 1Q84'te de sanat vardı tabii. En başta müzik. Murakami'nin de müziğe özel bir ilgisi var. Kelimelerini hep onlarla süsler. Müzik zevki pek bana hitap etmiyor ama yine de bunu seviyorum. Çünkü onun kalemini farklılaştıran etkenlerden biri de bence bu.

Kitapta Aomame ve Tengo isimli iki karakter etrafında gelişen olayları okuyorduk. Çocukken tanışmış olan bu iki kişi, bir şekilde iki ayın var olduğu başka bir gerçekliğe geçiş yapıyorlardı. Bu kurgunun okur olarak bizleri götürmesini beklediğimiz sonu, iki karakterin birer aşık olarak birbirlerine ulaşmalarıydı ama öte yandan bu, kendilerine ulaşmalarından geçiyordu. Aslında hoş bir konusu vardı. Bu konu neden bir sinema filmi veya en olmadı mini bir diziyle taçlanmadı bilmem. Aşk, entrika, kan, gözyaşı... Sektöre uygun her şeye sahip oysa. Öte yandan iyi ki uyarlanmamış, oyuncu seçimleri beni üzerdi belki. Karakterler aklımda o kadar canlılar ki, özellikle de Aomame, onu 'bak işte bu kişi Aomame' dedikleri oyuncuda göremezsem üzülürüm. 

Murakami'nin buz kıracağı olan başka bir kurgusal karakterden ilham alıp almadığını ise merak ediyorum açıkçası. Böyle bir film serisi vardı değil mi? İzlemedim ama biliyorum. Temel İçgüdü (Basic Instinct)'nün karakteri de biraz Aomame gibi. Filmi izlesem mi acaba? Emin değilim. Böyle gerilimli filmler beni gerer. Ah ne büyük sürpriz! Öte yandan, Aomame buz kıracağı olan basit bir suçlu da değildi. İlginç bir şekilde, Murakami'den okuduğum kitaplardaki hiçbir karakter, bu kitabın karakterleri kadar kanlı canlı gelmedi bana. Hepsi soğuktu, uzaktı ve kaçıngandı. Kendilerini en net ifade ettikleri zamanlarda bile gizem yaratırlardı. Oysa Aomame ve Tengo böyle değildi. Kitap fazla fazla fazla ayrıntıyla doluydu ve (erkek) bir yazarın fantezilerini fazla fazla fazla yansıtıyor gibi görünüyordu ama -yine- öte yandan, gerek 1Q84, gerek Murakami'nin diğer evrenlerindeki, gerekse bizim gerçek evrenimizdeki belki de en önemli şeylerden birinin altını, üstüne basarak çiziyordu: Yürekten sevmek ve hiç vazgeçmemek.

Sadece birini sevmeyi kastetmiyorum. Sevmeyi kastediyorum. Onun gücünü. Onun gücünün evrenini nasıl değiştirebileceğini. Seni nasıl değiştirebileceğini. Sana nasıl da inanacak şeyler verebileceğini. Devam ettirecek bir şeyler. Seni daha iyi versiyonun yapan ve yarın deme cesaretini sana verecek bir şeyler.

Aomame'ye yıllar boyunca yazdım. O benim günlüğümdeki yol arkadaşımdı. Günlük yazarken kendimi Doctor Who'daki Doktor gibi hissederdim. Bir yol arkadaşı seçip yazar ve kendimce belki de uzay zamanda seyahatler yaptığım pek çok şeyi keşfederdim. Yazarak geçmişe de, geleceğe de gidebilirsin. Yazarak, her şeyi yapabilirsin; pek çok evrenin ötesindeki. Aomame ise belki de en özel yol arkadaşımdı. Ona yazdığım yıllar boyunca araya başka başka bir sürü isim aldım tabi. Bazen bir yazarı, bazen bir müzisyeni, bazen bir evcil hayvanı, bazen başka karakterleri... Şimdilerde sadece günlüğüme yazıyorum. Yıllar sonra ilk kez, sevgili günlük, diyorum. Bu ne kadar böyle gidecek acaba merak ediyorum. Aslında artık ne eskisi gibi sıkça günlük yazıyorum, ne de yıldızımla iç ses hasbihalleri yapıyorum. Bloğumla olan muhabbetim beni durulttu sanırım. Bu, güzel.

Sevdiğin bir karaktere not bırakacak olsan, ona ne yazardın?


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


1Q84, Haruki Murakami (Doğan Kitap).


23 Mayıs 2024 Perşembe

Dolunay.


Yıldızları izlediğim geceler benim için büyülüdür. Ama tek bir çıtın çıkmadığı saatler - belki miyavlar çıkabilir... Hani ninja kedilerin etrafta piti piti dolandığı. O saatlerde her şey ilham doludur. Sokak lambalarının ışığında titreşen sinekler (ah bu pek romantik olmadı sanki neyse), geceyi bölen tek tük araçlar, uzaklardan parlayan yeryüzünün simetrik yıldızları ve nihayet gökyüzünün dağınık yıldızları. Bildiğim yıldız takımı sayısı çok çok çok sınırlıdır; keza malesef gökyüzünü izlediğim açıklıkta görebildiğim kadarı da. Ancak yine de o yıldızlardan resimler çizmeye bayılırım. Bir uçtan öbür uca uzanan titrek noktacıklar.

Yıldızlar benim için eğlencelidir. Onları izlerken gökyüzü daha da kararır ve onlar daha da parlarlar sanki. Tabii eğer sadece ve gerçekten onları izliyorsam, tüm düşüncelerimle. Onlarla konuşmak da keyiflidir. Yıldız falı bile bakarım biliyor musun? Sevgili yıldızlar sevgili yıldızlar bana söyler misiniz bu durum aslında nedir? Bakın, şöyleyse bir meteor kaysın! Ah, kayıyor galiba. Yanılmışım... Sevgili yıldızlar sevgili yıldızlar, sizce yarın şunu mu giysem bunu mu? Şunuysa eğer, bir yıldız kocaman parlasın! Voaa, şu göz mü kırptı ne? Sevgili yıldızlar sevgili yıldızlar... Sizce, ruh eşi diye bir şey var mı?

Bu soruyu sorduğumda yıldızlar suskundu. Tıpkı yeryüzü gibi gökyüzünde de tek bir çıt çıkmıyordu. Bu, kalbimi kırmıştı. Tamam, çok kırmıştı. Üzülmemiştim ama... Ne bileyim işte. Hani çocukken bir şeylere inanırız ve büyüyünce aslında öyle olmadığını anladığımızda bir his duyumsarız ya, onun gibiydi. Sahi, nedir o hissin adı acaba? Hayal kırıklığı? Bu da kulağa biraz dramatik geliyor sanki. Aman bilmiyorum, işte öyle kekremsi bir his. Yıldızlar suskunken böyle hissetmiştim. Etrafta dolunay mı geziniyordu nedir? Önceden dolunay zamanları pek bir hassas olurdum. Sonra kış gelince geçti. Herhalde dolunayı görmediğimden ahahah.

Bu gece de dolunay var. Işığını görüyorum ama kendisi evlerin ardında. Belki uyumadan evvel son bir kez bakarım ve onu görürüm. Dolunayı görmeyi çok severim. Beni neşelendirir. Kocaman bir pinpon topu gibidir bazen tatlı, bazen korkunç, bazen komik, bazen havalı yüzü. Acaba bu ayki ziyaretinde hangi yüzünü takıp gelmiş, merak ettim. Bu ayki ziyaretinde, ve önceki üç beş tanesinde de..., onu karşılamaya gitmedim diye bana küsmüş müdür acaba? Artık onu o kadar da izlemiyorum diye. 

Aslında hiçbir zaman dolunayı uzun uzun izlemem biliyor musun? Onu benim gözümde etkileyici yapan da sanırım bu. Yıldızlarla konuşmak, yıldızlarla susmak bana hep daha ilgi çekici gelir. Evet, dolunay en havalı haliyle ışıldarken bile. Ona geldiğimde ve giderken bakarım. Böylece onu görebilirim; kendimi değil, onu. Yüzündeki tüm lekeleri ve etrafındaki tüm ışık halesiyle; onu. 

Belki de yıldızlar da bu nedenle suskundu. Ah dolunay! Binaların ardından çıktın mı yoksa? Beni etkileme. Yine de... Yıldızlar benim için güzel bir aynadır. Onları izlerken, yaşamı görüyorum gibi hissederim. Bu da ne büyük lafsa. Öte yandan... Belki de pazarlama taktiğini anımsatan sıfatlara ihtiyaç yoktur biriyle bağ kurabilmek için. Biriyle mutlu olabilmek, kendin olabilmek ve pek çok şeyi birlikte öğrenebilmek için. Belki de, biriyle gökyüzünden birlikte atlamaktan da ziyade, aynı gökyüzünün altında birlikte olmaktan mutlu olabilmektir asıl önemli olan.

Sevgili dolunay sevgili dolunay. Sence de bu mantıklı değil mi? Öyleyse... Parla! 

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.




22 Mayıs 2024 Çarşamba

Sevdiğim Bir Şey.


Bu gece kalbim mutlu. Çünkü uzun zamandır yapmak istediğim bir şeyi yaptım. Biliyorum bunu yazmakta erken davranıyorum. Sonra kendi yoluma taş koyuyorum. Zaten küçük bir şey ama bu küçük bir şeyi o kadar çok özlemiştim ki sana anlatamam. Bu hissi nerede olsa tanırım. Çünkü bu his benim için kalbimin ötesindedir. Bunu yazıyorum, yani böyle hissettiğimi. Bu sefer kendime değil, tamam en çok kendime değil, sana; en çok sana. Çünkü beni depresif biri olarak tanımanı istemiyorum. Ben bundan ibaret değilim. Hatta çoğu zaman iyi bile hissederim. 

Sanırım buna çok takıntılıyım. Yanlış anlaşılmamaya. Yanlış anlaşılmamaya o kadar takıntılıyım ki bazen anlaşılmamayı yeğliyorum. Bu da beni otomatik olarak yanlış anlaşılmaya mı götürüyor? Ah emin değilim. Böyle şeyler üstüne düşünmem. Gereksiz şeyler üzerine düşünürüm. Belki de hemen hemen hepimiz gibi. Neyse, kendime yüklenmiyorum. Ama işte, bazen bir şey söylüyorsun veya gösteriyorsun veya göstermene ya da söylemene gerek kalmaksızın bu görülüyor; ama... Sen bundan ibaret değilsin ki. Sonra da sanki ondan ibaretmişsin gibi anlaşılıyor ve ben buna sinir oluyorum. Sinir sinir sinir. :)

Bu gece hava sakin ve yumuşak. Yalancıktan bile olsa sinirlenmek için fazla güzel. Müzik dinlemelik bir gece. Sence de öyle değil mi? Yaz geceleri hep böyledir. Müzik dinlemelik. En güzellerini dinlemelik. En kalbinin ötesine geçenleri. Dram yaptıranları değil hayır, eğlendirenleri de. Belki onları da bilmiyorum. Ama onları da dahil etsek bile bu güzel geceye, sadece dinlememiz gerekir. Böylece, pek çok şeyin abartılmış olduğunu fark ederiz. Pek çok şeyin iç içe var olduğunu ve bunların bir bütün olduğunu. Ben geceyi seviyorum diye gündüzü sevemem mi misal? Severim tabii, pek tabii severim, çünkü güneş bizi aydınlatır. Bedenimizi aydınlatır evet. Günışığında gördüklerimiz bizi güzelleştirir. Gecenin ışığı ise ruhumuzu aydınlatır belki de. Solgun ayın parlak ışığı. Ah, ne şiirsel.

Eskiden dinlediğim bir şarkıyı hatırlamaya çalışıyordum. Onu bulana kadar üç beş başka unuttuğum şarkıyı da buldum ahahah. Bazen bir şeyi ararken başka şeyler bulabiliyoruz. Hepsini dinleyeceğim, hepsini hepsini. Acaba seninle hangisini paylaşsam? Aradığımı mı, bulduklarımdan mı? Yoksa hepsini mi? Ah hayır... Hepsini olmaz. Bir anda hepsini dinletirsem sürprizi kaçar. Biliyor musun ben aslında sabırsızımdır. Bir anda hepsini isterim; görmek ve göstermek. Şimdilerde bunun tersini yapmak için kendimi çimdikliyorum. Hayır, kolumu değil; düşüncelerimi.

Eskiden çok severek takip ettiğim birkaç blog aklıma düştü geçenlerde. İkisi hala var, biliyorum. Ama aktif değiller. Diğerine ise şimdi baktım. Çok uzun zaman olmuştu onu okumayalı. Ona hiç yorum bile bırakmadım ama onu okurken hep içimden bir şeyler buluyorum gibi hissederdim. O hep kendini yazardı. Sanırım o yüzden ona biraz hayrandım. İsmini de söylesem mi ki, zaten artık bir anlamı da kalmadı. Bloğu artık yokmuş. Hepsini silmiş, tüm yazdıklarını. Bu bana biraz buruk hissettirdi açıkçası. Sanki bir tanıdığım veda bile etmeden gitmiş gibi hissettim. Oysa dedim ya, o beni tanımazdı. O pek ilgilenmez gibiydi buralarla zaten. Sadece yazardı. Entel Karınca bahsettiğim blog. 

Ona benzeyen başka biri daha vardı. O, benim için internetin engin okyanusunda kıyısına vurduğum bir küçük blog adasında bulduğum ruh eşimdi! Ne kadar nazik biriydi. Onu hep hayranlıkla okurdum. Onunla konuşurdum ama; çünkü selam vermeden gidemeyeceğim kadar benden gelirdi kelimeleri. O da kendini yazardı, en derinlerinden gelirdi sanki tüm o kelimeler. Kardan Kadın olarak bildim ben onu. Sonra adını değiştirdi bloğunun ama ben onu hep bu isimle andım. Zaman Tuşu bahsettiğim blog. Amelie sevgimiz ortaktı bir kere. O da içinde Amelie'den yansımalar taşıyan biriydi. Belki de bu nedenle ona kendimi hep yakın hissettim. Ama şimdilerde yazmıyor. Onu özledim.

Üçüncü isim ise pek sevgili Büyülü Ayraç. Artık sadece ınstagramda aktif ama bloğu bugün bile ilhamla dolu benim için. Az evvel gittim baktım da yine ruhumda pencereler açıldı vallahi. Bana hep keşfetmenin hazzını verir onun paylaşımları. Bana yıllar evvel blog açtıran yazarlardan birisidir ayrıca. En azından ilham olan demeliyim. Onu okurdum ve şimdi olmayan daha başka birkaç bloğu daha. İçim içime sığmazdı, evet daha okurken bile. Kılı kırk yararak düşünmeden yaptığım ilk ve belki de tek şey (umutsuz vakayım gerçekten *-*) blog açmak falan olabilir ahahha. Neyse.

Bu yazıya bir alıntı arıyordum az evvel. Bu arayış beni bir şiir kitabına götürdü. Eskiden aldığım kitapların kendine has bir kokusu var sanki. Daha evvel aldığım, beni bekleyenlerin. Ara ara semtlerine uğradıklarımın. Şiir kitabım pek yoktur aslında ama olanları da pek severim. Onların hep bir kokusu olur sanki; şiir kitaplarının ya da belki de kitaplardaki şiirlerin. Bakma, bir şiir bulmak bile ah ne zordu ne zor. Şiir falı bakayım dedim ama hatlar karıştı sanırım, hiç içime sinmedi. Ben de çareyi sevdiğim birinden bir kısmı paylaşmakta buldum. İşte, aşağıda.

Her neyse. İstersen sen de bana sevdiğin bir şeyi söyleyebilirsin.

:)


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.




21 Mayıs 2024 Salı

Yaza Yolculuk (Tomris Uyar) | Kitap Yorumu

Yazar: Tomris Uyar, Yayınevi: YKY

Bu kitabı okumak benim için ilginç bir deneyimdi. Bu deneyimin ilginç olduğunu anlamam için ise özlediğim bir şeyi hatırlamam gerekti: Sesli okumak. Bazen kitap okurken, eğer ortam müsaitse, bir anda sesli okumaya başlarım. Boğazımın kuruyacağı ana dek böyle okurum. Kendi sesimle kitabı duymak, hikayeye sanki hacim katar. Ben mi kitabın içine girerim, karakterler mi dışarı çıkar? Belki ikisi de. Bazen bu, değişir. Bazen dönüşümlü olarak kendini gösterir. Bu kitapta ise daha önce hiç yaşamadığım bir şey oldu. Kelimeler canlandı.

Kitap dokuz öyküden oluşuyor ve aynı zamanda sevgili Tomris Uyar'ın öyküleri ile tanışma kitabım oluyor. Güzel bir kitapta buluştuğumuz için halimden memnunum. Zaten, beklentimin karşılık bulacağını seziyordum, seziyordum ama öte yandan, kitapta beni bizzat yazarın kendisi bekliyormuş gibi de hissettim. Yazar, bir okuru olarak bana, ara ara bir satırın arkasından el sallayabiliyordu misal. Ben buradayım, demeyi ihmal etmiyordu. Bazı anlarda bu durum okurun kafasını karıştırabilir tabi. Çünkü öykülerin arasında tek başına dolaşmıyorsun, yazar da seninle birlikte dolanıyor. Bazen bir karakteri görüyorsun. Tam ona odaklanıyorsun ki, karakter bir yöne bakıyor; bir cisme, bir anıya... hatta başka bir karaktere. Ne fark eder? Bundan sonrasında o karakter değil, o nokta öne çıkıyor. O noktada yazar mı konuşuyor, karakter mi kestirmek zor. Belki de odak noktasına alınan o varlık veya şey konuşuyor. Onun da bir hikayesi var belli, ben buradayım diyor. Sonra yazarın başka kitaplarındaki öykülerinden bazı karakterler selam verebiliyor, editörün notu bana bu konuda yardımcı olmuştu. Öyküler kendi içinde bir bütün ama tüm bunlar ufak muziplikler bence. 

Kitaptaki dokuz öykü üçerli olarak gruplanmış. Aslında bu art arda gelen öyküler birbirinin devamı gibi durmuyor. Yine de dedim ya, tıpkı öykü içinde başka öykülerin varlığını da sezmemiz gibi, bu öyküler arasındaki bağlantıyı da ufaktan seziyoruz veya ben sezdim demeliyim. Belki biraz zorlama, belki değil; ama bu birbirinden farklı ama paralel olan öyküler okuduğum fikrini de sevdim. Sanki öykülerin dünyası daha da genişledi böylece. Her öykü derinlerime ulaşmadı. Ama dedim ya ilginçtir, ne zaman sesimi açtım da okudum onları, o zaman dile geldiler sanki. Yoksa bir tık sönüktüler benim için. Öte yandan bazıları ben sessizken bile sesliydi. 

Özellikle de Bol Buzlu Bir Aşk Lütfen!, Ölen Otelin Müşterileri ve Düzbeyaz bir Çağrı isimli öyküleri okumaktan keyif aldım diyebilirim. Bu öykülerde daha bir açık sözlüydü sanki karakterler. Daha sesliydi eğlenceleri, daha hüzünlüydü yalnızlıkları, daha buruktu yaşanmamışlıkları. Daha daha daha. Bu daha olayını sevdim işte en çok. Çünkü sanki yazar da nihayet daha gürül gürüldü, bilemiyorum. 

Kitaptaki dil kullanımı hep aynı, zengin. Öykülerin konuları daha yaşanmış, yaşanabilecek yerlerden; yani tanıdık. Ancak dediğim gibi bazı öyküler daha açık, daha konuşkan. Karakterleri daha ön planda. Kitabın ismi, yazarının isminden sonra, kitabı okumamda büyük bir etkendi. Malum havalar ısındı, yaza son on. Kitaptaki öyküler yaz mevsiminde geçse de ben o yaz havasını hissedemedim. Bunaltıcılığını bile. Daha çok sonbahar gibiydi sanki bu kitap veya ilkbahar. Neden bilmiyorum... Belki de hep bir araf hali vardı, ondan öyle gelmiştir.

Özetle, ilgisini çekenlere önerebilirim. Şu an biraz karmaşığım ama kitabı beğendim.

Hoşça ve kitaplarla kalın.

:)

Diğer yazılarıma da göz atabilirsiniz.