3 Nisan 2025 Perşembe

Kupa ası için güzel bir günmüş.


Bugün biraz üzgün uyandım. Bilinçaltım neden böyle yapıyor anlamıyorum. Oysa ben ondan bana güzel rüyalar hazırlamasını istemiştim. Ama o, hep beni bekletecek şeyler gösteriyor bana. Yoksa beni mi sınıyor? Yine tuzağa mı düşeceksin, yoksa devam mı edeceksin mi diyor? Devam edeceğim tabii ki akıllım! Ne sandın...

Sanırsın İngiltere'deyiz. Havalar da bir atarlı giderli, puslu kapalı. Gün ışığı bulabildiği açıklıklardan yüzünü göstermeye çalışıyor ama bir cee eee'nin ötesine gidemiyor sanki. Güneş insanı canlandıran bir şey. Sanırım gece insanı olduğum yılların sonuna geldim. Artık gündüz insanı olacağım! Ama sen de yüzünü göstereceksin tamam mı güzelim, yani Güneş. Bana yüzünü göstermezsen eğer, ben de bilinçaltımın oyununa gelirim. Ama bir tur daha ebelemece oynamaya mecalim yok. Neden bu kadar yorgunum bilmiyorum. Oysa bir şey de yapmadım değil mi?

Üzgün uyansam da, yine de, sonrasında toparladım. Hatta anında toparladım. Rüyama güldüm geçtim ve itiraf etmek gerekirse bir süre yatakta uzanıp hayal kurdum. Bilinçaltım ne derse desin, ben bilinçüstümle başka bir rüya düşündüm. Sonra bu beni güldürdü. Belki de dış dünyada gördükleri değişince, içim de değişir değil mi? Bilinçüstümü kandırırsam, bilinçaltım da akıllı olur mu sence?

Bugün için bir kart seçtim kendime. Kupa asını verdi. Duygularla yapılan bir başlangıç. En azından bunun için güzel bir gün, diyebilirim sanırım. Dikkat etmem gereken şey için ise şeytan kartını verdi. Seni bekleten şeylere dikkat et. Ne manidar değil mi? Tam olarak böyle değil ama takıntılarımızı, saplantılarımızı, bağımlılık ve kötü alışkanlıklarımızı simgeler bu kart. Bu şeyler bizi... bekletir! 

Bir de bazen bazı şeylere çok sinirleniyorum. Kendi halimde kendi kendime dururken bile bu bazı şeyler beni gelip buluyor ve durduk yere sinirleniyorum. Sonra sinirlendiğim için sinirleniyorum. İnsanlar neden bu kadar pişkin acaba? Neden kimse ufacık bir adım bile atmazken hep benden bir şeyler bekleme çabasındalar acaba? Bir de kendileri küçük hesaplar düşünen insanlar neden sanki ben de bunu düşünecek kadar zaman harcıyormuşum yanılgısına kapılıyorlar acaba? Hiç merak etmediğim ama bazen ben öylece kendi halimdeyken bile beni gelip bulan sorular... Sonra da sinirlenince sinirlenmiş oluyorum. Bakın şu işe... Ne tuhaf, değil mi? Değil.

:)


uzun uzun şarkı aramadım ama güzel havaya sokar.



2 Nisan 2025 Çarşamba

Heyecan.

 

Geçtiğimiz günlerde çok yorulmuştum. Bir de uykusuzdum. Dün saatlerce uyumuşum. Gerçekten saatlerce uyumuşum. Aslında başka bir plana uyma düşüncesindeydim ama sonradan iptal ettim. Zaten bütüüünn gün yağmur yağdı ve hava kapalıydı. Hava kapalı olduğu için de sabah saatin kaç olduğunu algılayamamışım. Bulutlu günlerde içerisi karanlık olduğundan evdeyken sanki tüm gün aynı saati yaşıyormuşum gibi hissediyorum.

Sabah tuhaf tuhaf rüyalar gördüm. Gerçekten ipe sapa gelmez, absürt şeylerdi. Son zamanlarda yaşadıklarımı ve düşündüklerimi beynim yine bir güzel karıştırmış ve eşsiz eserler üretmiş. Sana rüya görmüyorum yazdıktan sonra yine rüyalarımı hatırlamaya başlamıştım ama hiç şöyle mis gibi bir rüya da görmedim hani. Hep ne mana diyeceğim şeyler. Buna rağmen dün sabah gördüğüm rüyalardan birini devam ettirmeyi istemiş, hatta bunun için geri uyumuştum. Ancak tabi o işler öyle olmuyor ve rüya anlamsızlığıyla ortada kalakaldı. Devamını göremedim. Zaten tamamen uyandıktan sonra da unuttum. Çok yorgun uyandım. Gerçekten hem zihnen, hem bedenen bir uyuşukluk haliyle uyandım. Aslında kendimi biraz zorlamalıydım ama bugün bayramın son günü diye düşünüp ses etmedim.

Bir kitaba başladım. Aslında daha evvel birkaç kez başladığım ve en başında sonra okurum diyerek bıraktığım bir kitaptı. Hatta bayramda bile ne akla hizmetse yanımda taşıdım (ortalamadan bir tık kalın - yanımda ince kitap taşırım). Tabi ki okumadım! Zaten biraz kafamı vererek okusam daha iyi olacak bir kitap. İsmi, Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak (Joe Dispenza). Bunu birinin önerisiyle çok önceden almıştım. Zaten yazarının adını belki orada burada görmüş, hatta belki kitaplarını sen de okumuşsundur (belki de sadece yargılamışsındır :). Hep elimde kalemle, hazır ve nazır okuyorum. Kitabı beğeneceğimi düşünüyorum ama... du' bakalım.

Akşamüstü bildiğim ama net olmayan bir şeyle yüzleştim. İçten içe bildiğim için ve aslında zaman aşımına uğramış bir şey olduğu için pek etkilenmedim ama yine de bilmiyorum. Bu hafif bulutlu his etrafımı sarmasın da kafamda büyümesin, yine enerjimi saçma sapan bir şeye yatırmayayım diye, eski bir günlüğümü seçip okudum. Bu sefer en eskilerden birine gittim, ergenliğime. En sevdiğim günlüğümü okudum. Çünkü çok masum, çok komik. Ah... dertlerim beni güldürdü. 

Bu bahsettiğim günlüğümü tam bitirmemişim. Defterin arka sayfaları boş. Bu sayfalara günlük bittikten sonraki her yılın herhangi bir gününde not yazmışım. Önce günlüğüme göz atıp şöyle bir okumuşum, sonra da okuduklarım bende ne hissettirdi, o anki hayatım nasıl ve geleceğe birkaç cümlelik notlar bırakmışım. Bu resmen geleneğim olmuş ve bunu yapmaya uzun süre devam etmişim ama nedense geçen yılı pas geçmişim. Herhalde o yıl günlüğümü okumadım. Hep de aklıma gelemez ya canım. Neyse bu yıl için de bir not yazdım. Bu, kendimle buluşmak gibiydi. Hangi halimle bilmiyorum. Belki hepsiyle, belki de sadece şu anımdaki halimle. Bu, tabii en çok da günlüğümü okumak, beni güldürdü.

Önceden bazı zamanlar, o günlüğümü yazdığım yıllara daha yakın olduğum yıllar, onu okuduğumda buruk hissederdim. Bir ara yabancılaşmışım, sanki onları başka biri yazmış gibi hissetmişim. Küçük bir kardeşim gibi. Hatta her yıl yazdığım buluşma notlarına bunu iliştirmişim. Bir yıl çok kızmışım. Neden böyle davrandın ki... diye kendime sitem etmişim. Sonra bir yıl, geleceğime nasihat bırakmışım. Bu yılsa, tüm bunları okumanın ne kadar güzel olduğunu düşündüm. Ve yaşarken hissettiğim tüm o hislerin ne kadar tatlı olduğunu. Bir şeyler için çabalamam, bir şeyler için hırslanmam, kalbimin hızla atması, rezil olduğumu düşünmem, kendimi kandırmaya çabalamam ve bunu başaramamam, bir şeylerden korkmam, bir şeylerden kaçmam... arkadaşlarım, tanıdıklarım... Bazıları hala instagram listemdedir. Bazıları kayıplarda. Hayatları bambaşka yerlerde. Ama işte hepsi o günlüğümü yazarken hislerimle benimleydi. Ne garip. 

Önceden bazen buna takılırdım. Bazı şeylerin yalnızca çok çoook gençken hissedileceğine inanırdım çünkü. Her şeyin... Heyecanın. Sonra kurallara uymak gerekeceğini. Akışa uymak gerekeceğini. Düşünürdüm sanırım. Çok yakın zamana kadar böyle düşünüyordum. Hatta bu akşamüstüne kadar bile içimde bir yan buna tutunuyordu sanırım. Ama sonra bu hissi hatırladım. O günlüğümdeki en baskın hissi. Daha evvel hiç üstünde durmadığım, o satırlarda gizli olan o hissi: Heyecan. Ah... Bu histen nasıl da korkmuşum hep. Nasıl da bahaneler bulmuşum hep. Yaşım büyüdükçe, bu bahaneler nasıl da gerçeğim olmuş. Çünkü onlara nasıl da iyi inanmışım. 

Tabi ki o kadar toy kalamazsın ve kalmamalısın. Ama her zaman heyecanlanabilirsin. Kendin gibi, heyecanlanabilirsin. Ve bunda bir sakınca yok. <3


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



1 Nisan 2025 Salı

Nisan.


Ağaçların yaprakları yeniden yeşilleniyor. Ve dalları, yeniden şekilleniyor. Buna tanık olmak beni hep gülümsetir. Çünkü bu bir çeşit doğum anıdır ve buna tanık olmak, tanık olabilmek, yaşamın yeryüzüne çıkardığı bir hediyedir.

Bunu fark etmeyeli bir süre olmuştu. An'a tanık olmayalı. Bu nedenle, sabahın serinliğinde yürürken ve kuşların sesi her yerdeyken, güneşin parlaklığını gördüm. Hafifçe dağılan bulutları, maviliği, yaşamı... Ne güzel bir andı. Ne güzel bir histi.

Başka zaman olsa anında fotoğrafını çekerdim. Bunu yine düşündüm. Ama açıkçası biraz da üşendim... Öte yandan o an, daha doğrusu o andaki ben, orada kalmak istedim. Güneş parlarken, rüzgar yapraklarla selamlaşır, kuşlar birbirlerine laf atarlarken... o anda yürümek yürümek.

O an'ı gördün mü sevgili okur? İşte nisan bana böyle hissettiriyor. Bir ara mevsim anını. Bir geçiş: Bir doğum anı.

Doğarken itilmemiz gerekir. Geçiş böyle olur, değil mi? Anne rahminden, gün ışığına.

Kendi içimizde dertop olmak belki de rahatlık sağlayabilir. Ancak, karanlıktır. Anne karnı, karanlıktır değil mi? Karanlıktır ve bir bebek ışıkla, doğduğu an tanışır. Ciğerlerine havayı çeker... ağlar, ağlar.

Bir bebek doğar, tanışır ve ağlar. Değil mi? Sonra da büyür; ve biz buna yaşamak deriz.

İnsan her an yeniden doğabilir mi? Büyüdüğü yerden ansızın, bir daha doğabilir mi? Bunun bir kereye mahsus olması ne büyük talihsizlik olurdu!

Bayramda anneannemin tatlısından yedim. Bu, en sevdiğim şey. Küçük kuzenlerimi sevdim ve onların her geçen yıl ne kadar büyüdüklerini fark ettim. Bunu onları gördüğüm her an düşünüyorum. Zaman nasıl bu kadar hızlı geçti diye. Ben onların kuzenleri gibi değil de, teyzeleri gibiyim sanırım. Onlar da benim kuzenim gibi değil de, yeğenim gibiler. 

Doğduğu günü dün gibi hatırladığın birinin büyüyüşüne tanık olmak garip değil mi? Belki birileri de benim için böyle hissediyordur.

Geçen gün odamdaki tüm posterleri kaldırdım. İllüstrasyon olan bazı posterleri kitaplık yanlarına vs asmıştım. Ama o kadar uzun zamandır oradaydılar ki, silerken artık yırtıldılar... Ben de çıkarıp attım. Onlardan sıkılmamıştım da, ne bileyim... Yokluklarını fark etmiyorum bile.

Bayram zamanı babaannemlere giderdik. Şimdi de gittik. Mezarlıklar beni hep etkiliyor. Kötü anlamda değil, sadece etkiliyor. İçimden onlarla konuştum. Babaannemle ve dedemle. Sence beni duymuşlar mıdır?

Mezarlığın yan tarafında küçük bir bölüm vardı. O kadar küçüklerdi ki... işte bu beni kötü etkileyen bir şeydi. Mezarlığa gittiğimde, herhangi birinin içinden anlık olarak geçtiğimde de, hep ölmüş kişilerin yakınları için de dua ederim. Dayanabilmeleri için. O küçük mezarların yakınlarının da umarım kalpleri ferahlar.

Kendi başıma gitmek istediğim bazı yerler var. Hep erteliyorum. Umarım baharda gidebilirim.

Gitmek istediğim bazı yerlere gidebilmem için çalışmalıyım. Kendim için, çalışmalıyım.

Ocak ayına başlarken çok güzel, çok da işlevsel olduğunu düşündüğüm bir plan yapmıştım. Ancak uygulayamadım. Sonra da uygulamadım. Nisan ayı yeni bir şeylerin, doğanın, doğuşunu anımsattı bana madem, o zaman bu işlevsel planı şimdi uygulamak ve en önemlisi istikrarlı kalmak için doğru zaman!

Dünden önceki gece yıldızları izledim. Bütün gün gökyüzü bulutluyken, gece yıldızlar parlıyordu. Önce bir tane, sonra bir tane daha. Bu, Aslı'nın oyunuydu. Yıldız bulmaca! Sanırım, kendi içimdeki unutmak istemediğim bazı özellikleri bu karakterin içine saklamıştım. Aslı benim için, mutlu anlarımda aynada gördüğüm yüzümdü. Hayır, sadece mutlu ifadesiyle bunu geçiştirmek doğru değil. Zaten, mutluluk ne? Hiç. Önemli değil ama işte biliyorsun ;), değerli. Mutluluk değerli. Bu nedenle, onu değer verdiğimiz şeylerde bulabiliyoruz. Bu nedenle, pırıltı keşfetmek, daha doğrusu pırıltılı anları yaşamak, hep en sevdiğim şeylerden olmuştur. 

İçimde sonsuz bir merak var. Oysa ben, bu merakı beslemek yerine sık sık haklı olma hırsına kapılıyorum. Haklı olmak haklı olmak haklı olmak. Neye yarar? Çok şeye! Ama kişisel yaşamımda, doğru noktaları seçemiyorum haklı olmak için. 

Korkular ve hırslar, bir nefesin içinde yoktur.

Yazılarımı sildikten sonra bir tek doğum günü yazılarımı sildiğim için üzüldüm. Çünkü o yazılarımın yorumlarında bana hediyeler vermiştiniz. Daha dikkatli olmalıydım...

O halde, lütfen bir hediye daha bırak bu yazının yorumuna. Kimlere ulaşır bu yazım bilmiyorum ama; bana ışık hızında geçtiğini düşündüğüm bu yılın ilk üç ayında, yani nisan ayına gelene kadar, öğrendiğin veya fark ettiğin bir şeyi yaz. Ya da... öğrenmek istediğin, somut veya soyut bir şeyi. Ya da... içinde yeşeren yeni bir şeyin varlığını, tabi ki istediğin kadarınca, anlat bana (bize).

Dün, iki papatya falı baktım. İstediğim sonuç çıkmadı. Ama sorun değil; baharda bir sürü papatya vardır.

Bu ay kalbimize sakuralar yağdıran haberler alalım, olaylar yaşayalım. Yağmurunu boşaltan bulutlar gibi rahatlayalım. Mis gibi toprak kokusuyla dolsun hayatımız.

Güzel bir ay dilerim.


başka bir şey ararken bulduğum şarkı.




31 Mart 2025 Pazartesi

Adanmışlık (Patti Smith) | Kitap Yorumu

Yazar: Patti Smith, Çevirmen: Seda Ersavcı,
Yayınevi: Domingo Yayınevi

Adanmışlık Patti Smith'in yaptığı bir yolculuk boyunca bulduğu ilhamlardan ortaya koyduğu kısa öyküsünün parçalarını bir araya getirme sürecini anlatıyor. Kitap için, yazarın öyküsünü nasıl ve nelerden beslenerek oluşturduğunun öyküsü diyebiliriz. Kitap; Zihin Nasıl Çalışır, Adanmışlık, Düş Değildir Bir Düş, Trende Yazılanlar olmak üzere dört bölümden oluşuyor.

Zihin Nasıl Çalışır başlıklı ilk bölümde yolculuk öncesine gidiyoruz. Paris'e yazmak konulu bir röportaj vermek üzere yıllar sonra gidecek olan Patti, biz okurlarına yazamadığından yakınıyor. Yazamayan bir yazar, yazmak hakkında ne söyleyebilir ki... diye düşünüyor. Sonra, kağıttaki sembollere dönüşmeden zihinde başlayan yazma sürecine odaklanıyor Patti. İlham kıvılcımlarını topluyor bir bir. İzlediği filmden sahneler, anılarındaki bir tv programından fırlamış genç bir patenci ve pek tabii kitaplar, yollar, yaşam ve ölüm. Bunlar zihninde köşe kapmaca oynuyor yazarın. Yazar da bu oyunu yazıyor biz okurlarına: Zihin Nasıl Çalışır diyerek.

Adanmışlık başlıklı ikinci bölümde, etraftan topladığı imgelerden bir öykü oluşturuyor yazar. Estonyalı genç bir patenci kızın yaşamının bir bölümünü anlatıyor. Bu kız, doğduğu topraklarda yaşanan karışıklıklardan korunması için daha küçük yaşta teyzesiyle birlikte gurbete göçüyor. Onun için hayatta varlığını bulduğu tek yer buzun üstü. Çünkü o bir patenci. Bir gün bu rüyasının içinde kaybolma fırsatını elde ediyor ancak karşılığında kendisinden eksilecek şeyler çok daha fazla. Adanmışlık, kendini bir tutkuya adayan bu karakterin öyküsünü işliyor.

Düş Değildir Bir Düş başlıklı üçüncü bölümde yazarın Paris'te yaşadıklarını okuyoruz. Yıllar evvel genç bir kızken kız kardeşiyle ilk kez gezdiği tüm mekanlar bu sefer başka bir şekilde etrafında beliriyor. Patti Smith neden yazarız sorusunu irdelerken, Albert Camus'nun evine davet ediliyor ve yazarın fikir kıvılcımlarının serpildiği çalışma odasında el yazmalarını inceliyor. Şanslı biri.

Kitabın Trende Yazılanlar başlıklı son kısmında ise yazarın aldığı notların fotoğraflarına yer verilmiş. Bu notlar direkt orijinal haliyle; yazarın kendi el yazısı ve İngilizce olarak kitaba konulmuş. Yazarın el yazısının fazlasıyla yayvan olduğunu eklemeliyim...

Daha kapağına baktığımda seveceğimi anladığım bir kitaptı. Patti Smith olduğu gibi bir yazar. Aynı zamanda bir müzisyen de olduğu için olacak, kendisi müzik yapar gibi yazıyor. Bu kitabında da tüm düşüncelerini, hislerinden yola çıkarak anlatmış. Kısacık, belki biraz dağınık ama keyifli (bulduğum) bir kitap oldu.

O halde, kitaplarla kalın.


30 Mart 2025 Pazar

Kırmızı Zaman (Mine Söğüt) | Kitap Yorumu

Yazar: Mine Söğüt, Yayınevi: YKY

Kitap tam olarak adını yansıtıyor diyebilirim. Kırmızıya boyanmış bir zamanın içinde hareket eden karakterlerin öykülerini. Bu karakterlerin arasında hiçlikten çıkıp Haliç'e demir atan Zaman Dayı, evveli bilinmeyen meczup Halat Niyazi, yaşamı mutluluk dolsun diye Hüsran adına hapsedilmiş küçük bir kız çocuğu, babasının izini ararken kaybolan genç Botan ve kendi yolunu kazan Deli Gavur Leon... Tüm bu karakterler garip... zamanın içinde asılı kalmış hikayeleri daha garip. Hepsi de kırmızı; insanı delirten, kendine çeken ve yok eden: Kan kırmızı.

Bu kitabı yıllar evvel okumuş, yazarın anlatımından çok etkilenmiştim. Öyle ki, kitabın içeriğinde neler yaşandığını unutsam da yazarın anlatımına olan beğenimi yıllar boyunca içimde taşıdım. Şimdi kitaba dair hiçbir fikrimin kalmadığı geçtiğimiz günlerde, onu sanki ilk kez okuyacakmışım gibi heves dolu bir hisle kitaba başladım. Yine beğendim, en çok da -yine- yazarın özgün anlatımını sevdim. Ancak bu kitabı ilk kez okuyan yedi yıl önceki İlkay ile aynı şeyleri düşünmemiş olacağım ki, bu seferki beğeni seviyem çok daha aşağılarda kaldı. Çünkü kitabı ilk okuduğumda gerçekten çok etkilenmiştim. Liseden yeni mezun olmuştum ve edebiyatın içinde kaybolmak kaybolmak kaybolmak arzusundaydım. Bu kitap o zaman bana farklı bir dünyanın varlığını hissettirmiş olmalı. Kendi sesimi bulabileceğim konusunda bana cesaret vermiş olmalı. Bu bakımdan, şimdiki okumamda ilk okumama nazaran kitaptan daha az etkilenmiş olsam da, bende yer etmiş bir kitap olmuş Kırmızı Zaman.

Mine Söğüt kendine has bir dünyası olan yazarlardan. Yine yıllar önce okumuş olsam da yazardan Beş Sevim Apartmanı isimli kitabı okumuş, onun da anlatımına hayran olmuştum. Özgün bir ses olmak edebiyat dünyası için mühim diye düşünüyorum. En azından bir okur olarak bende, sesini duyabildiğim yazarlara ve kitaplara karşı farklı bir ilgi oluşuyor. Yazar önce, masalsı bir anlatımla okurunu kurgusuna davet ediyor. Baya baya kapıdan içeri buyur ediyor. Ne olacağını kestiremeyen okurlarına (en azından bana), tam da kurgunun olağanüstülüğünde kaybolmuşken, bir anda yüzüne çarparak gerçeği söylüyor. Yazar kurgularında gerçeküstücü bir dille toplumun gerçekliklerini işliyor diyebilirim. Bu kitapta ayrıca her bölüm başında o bölümün odak noktası olan kelimeye dair özel bir sayfaya yer verilmiş. Kelimenin anlamı, terimsel kullanımı vs açıklanmış. 

O halde, kitaplarla kalın.

Ve iyi bayramlar.


20 Mart 2025 Perşembe

Kitap Alışverişi #2

 

Kitap alışverişi yaptım. Bayramı da bahane ettim. İsteyene bahane çok tabii. Bu da öyle oldu. Aslında kitap fiyatları çok sinirimi bozuyor ama bazen hislerimi kaybediyorum ve aman be bi daha mı gelcem dünyaya duygu boşalmasıyla sepet oluşturuyorum. Bu sefer o sepeti sipariş de ettim.

Yine kitap sepeti'nden aldım. Hayır, reklam yok. Hiç yok. Yine paramı kitaplara gömdüm. Kitap Sepeti'ni seçme sebebim bu siteye üyeliğimin olması ve diğer sitelerde beni üye olmaya itecek indirimi şu anlık görmemiş olmam. Neyse bu sefer yine böyle oldu.

Cumartesiyi pazara bağlayan gece sipariş vermişim ve bugün elime ulaştı. Hiç acelem yoktu ve bence normal bir sürede de ulaştı. Gözüme bir hasar çarpmadı. Ama insan yalandan iki ayraç hediye eder bari... Çok içerliyorum hiç bilmiyorsunuz sayın satıcı firma.

Neyse kitaplara geçelim. Sırtını gördünüz kitapların ama neyi neden aldım iki lakırtı edeyim.


Bütün alışverişi şu kitaplar için yaptım. Geçen paylaştığım Karışık Alıntılar #2 (tık tık!) yazımda Bu Beden Benim Evim'den bir alıntıya yer vermiştim. Bu kitabı kütüphaneden okumuş, çok beğenmiş, hatta vaktiyle sevdiğim birine hediye etmiştim. Dedim niye kendime hediye etmiyorum? Güneş ve Onun Çiçekleri'ni ise kitapçı turlamalarımda birkaç sefer incelemiş, beğenmiştim. Süt ve Bal zaten şairin en bilindik ve bir dönem popüler olmuş kitabı idi. Hal böyle olunca üç kitabı da aldım. Set halinde alınca çok da aaamannnn bir indirim olmadı ama üç beş daha uyguna geldi. Rupiciğimi severim. Hisli yazıyor, çünkü hislerini yazıyor. Şiirlerine bazıları şiir demez belki ama ne bileyim... onun dizelerini ben seviyorum. 


Celil Sadık ilgiyle takip ettiğim ve başarılı bulduğum bir sanat tarihçisi. Uygarlığın Ayak İzleri ise onun beş kitaplık bir serisi. Daha evvel yazardan da, bu seriden de bloğumda bahsetmiştim. Hatta bu serinin ilk ve üçüncü kitaplarını okudum ve blogda yorumladım:

Uygarlığın Ayak İzleri: Rönesans'tan Barok Dönem'e Sanat Dehaları kitap yorumu için tıklayabilirsiniz.

Uygarlığın Ayak İzleri: Batı Resminde Aşk ve Bazı Küçük Felaketler kitap yorumu için tıklayabilirsiniz.


Gördüğünüz üzere daha evvel serinin ilk ve üçüncü kitabını okumuşum. Yani bu seriyi sırayla okumak gerekmiyor bana kalırsa. Çünkü zaten her kitap kendi içinde bir başlığa odaklanıyor ve o başlıkla ilgili eserlere yer veriliyor ve o eserler ve sanatçıları hakkında bilgilere yer veriliyor.

Bu alışverişimle birlikte şu anda elimde serinin beş kitabı da var. Şimdi serinin ikinci kitabı olan Krallar ve Tanrılar ile dördüncü kitabı olan Batı Resim Sanatında Mitoloji'yi aldım. Beşinci kitabı daha önceki bir alışverişimde almıştım ancak henüz okumadım.

Bu seriyi sevme sebebim baskısının çok derli toplu, içeriğinin zengin, anlatımının anlaşılır olması. Bir eserden bahsedilirken eserin fotoğrafı ile açıklaması hemen yan yana veriliyor ve eğer o eseri açıklayan bir referans varsa hemen açıklamayla birlikte ona da değiniliyor. Hiç kafa karıştırmadan, tık tık anlatıyor neyin ne olduğunu. Sanat deyince insanın gözünü korkutabilecek terimsel ifadelerin içinde de kaybolmuyor. Herkesin anlayabileceği bir dil ile hiiiiç kasmadan bilgilendiriyor okuru. Akademik bir anlatımdan ziyade, halktan olan meraklılara da sanat tarihini açıklıyor bu kitaplar. En çok da bu nedenle seviyorum. Seriyi tamamladığım için de çok mutluyum.


Bu kitabı okumayı asırlardır istiyorum. Bakın abartmıyorum, yıllardır bu kitabı okumak istiyorum. O zaman neden okumadım bilmiyorum. Üstelik aynı isimli film uyarlamasını da (Stardust\ Yıldız Tozu) bayılarak izledim ve önerdim orda burda ama kitabını okumaya sıra gelmedi. Bunda pek tabii kitap fiyatlarının nirvanaya ermesi de etkili hiç de bunu göz ardı edemeyeceğim... Neyse ben okuyana veya kitabı edinene kadar Neil Gaiman'ın kitaplarının kapakları değişmiş! Nasıl bir hayal kırıklığı yaşadığımı anlatamam ama gösterebilirim...

Benim aşık olduğum eski kapak:



Ve yeni kapak *-* :



Ay neyse bu yeni kapağın da seveni vardır belkiii. O yüzden eleştirilerimi yutacağım. 

Öhöm öhöm, işte neyse, bu hayal kırıklığını yaşayıp bir yandan da eski kapağının satıldığı bir siteyi bir umut ararken (ki Nadir Kitap dışında bulamadım :( kitabın çizgi roman şeklindeki baskısıyla karşılaştım. Pek tabii fiyat farkı vardı ama amannn dedim, bir kere alcam şu kitabı dedim, bari içime azıcık sinen bir kapağı olsun dedim... Hem çizgi roman baskısındaki kapak da kitabın eski baskısındaki kapağına çok benziyor. Neyse bu yüzden yukarıda da yer verdiğim üzere kitabı kitap olarak değil de çizgi roman olarak aldım. Ama bununla da bitmedi. Aldığım kitap çizgi roman değilmiş de resimli bir baskıymış. Yani benim için sorun yok aslında ama masal kitabı gibi bir düzeni olan çizimli bir kitap çıktı. Yine de özel baskı tabi. Çizimler de anime filmlerinin çizimlerini anımsatıyor. Ay hadi üşenmeyim de senin için de üç beş örnek fotoğraf koyayım. Hadi yine iyiyim (tamam).


Tamam çok da anime değilmiş ama şu paylaştığım ilk fotoğraftaki kadın çizimi bana biraz o etkiyi vermişti (Ponyo'daki deniz altındaki kraliçeyi anımsatıyor). Neyse güzel güzel, sevdim.


Yani ülkede küçük çaplı cadı avı başlamışken cadılarla ilgili bir kitap almam çok da akıllıca değildi sanki ama işte. Bu kitabı daha önce ınstagramda cadılık ve şamanizm ile ilgili kitapların önerildiği bir postta görmüştüm. Aslında bu kitap yerine yine o gönderide gördüğüm Joseph Campbell'ın Tanrıçalar ve Tanrıça’nın Dönüşümleri isimli kitabı alacaktım ve o kitabı eğer ben alana kadar baskısı tükenmezse yine alacağım. Ama bu alışverişimde almam için farklı bir siteden daha alışveriş yapmam gerekecekti çünkü Kitap Sepeti'nde bu kitap yoktu. Farklı bir siteden alayım almasına ama tek kitap için ek olarak kargo parası ödemek istemedim. Bu yüzden başka bahara kaldı.

Çiçeklenmeler ise çok sevdiğim bir yazar olan Melisa Kesmez'in son kitabı. Bu nedenle tabi ki aldım ve okumak için sabırsızlanıyorum.


Evet, bu kadardı.


17 Mart 2025 Pazartesi

Sen Aydınlatırsın Geceyi | Film Yorumu


Yönetmen: Onur Ünlü

Senarist: Onur Ünlü

Yapımı: 2013 - Türkiye


+ Sen daha evvel hiç uçmuş muydun?
- Haaa, uçtum ben bir kez. Uçakla İstanbul'a gittiydim.
+ Nasıl döndün ki?
- Trenle.
+ Bence trenle daha güzel. 
- Bence trenle çok uzun. Ben uçakları seviyom.
+ Beni?
- Efendim?
+ Beni seviyon mu?


Kaynak: Pinterest


''Yarayla alay eder yaralanmamış olan. Bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden. Sen çok daha parlaksın çünkü. Sen tüm göklerdeki yıldızların ilki. Sen aydınlatırsın geceyi.'' (Shakespeare)


Cemal (Ali Atay), babası (Ahmet Mümtaz Taylan) ile birlikte yaşayan genç bir adamdır. Daha filmin ilk sahnelerinden kendisinin pek de iyi bir ruh halinde olmadığını fark ederiz. Cemal depresyondadır ve bu depresyonu onu bileklerini kesme davranışına kadar götürür. Doktoru dahil çevresindeki hiç kimse tarafından anlaşılmayan, dahası nasıl olduğu bile umursanmayan bu genç adam, bir gün kasabasından bir kıza, Yasemin'e (Demet Evgar), aşık olur ve ikili hızla evlenirler.

Cemal'in sık sık annesini ve kardeşlerini hatırladığını görürüz. Annesi ve kardeşleri bir yangında ölmüştür ve geriye yalnızca babasıyla kendisi kalmıştır. Alakasız bir konuşmanın ortasında Cemal yaşadığı kayıp ve yasıyla ilgili düşüncelerini ifade eder. Hislerini bir türlü dışa vuramayan bu genç adamın seçtiği intihar yöntemi bile aslında annesinin ve kardeşlerinin yokluğunun altını çizer niteliktedir. Kendini işine ve hayatın akışına bırakan berber babasının dükkanında son nefesini vermek ister Cemal, ancak bu olmaz. 

Aşık mısın len, derler Cemal'e her konuşmasında, her dalmasında. O da çok geçmeden aşık olur. Aşık olduğu bu köylü kızının da yaşamı zordur. Ancak Cemal bununla ilgilenmez. İlgilendiği, daha doğrusu acısının ortasında ilgilenebildiği, tek şey; nefes almaktır. Yasemin ile art arda antidepresan içip uçtukları sahne bunu gösterir. Küstüklerinde karısına şiir kitabı aldığı sahne, ona yetişmek için yine uçmaya çabaladığı sahne... Yasemin Cemal'in dikkatini dağıtır. Yasemin ile birlikte Cemal, kendisinden dışarı çıkar ve uçar uçar. Ta ki yine bir kayıp yaşayacağına inanana kadar. Yine yalnız kalacağına, yine bırakılacağına... Belki de annesinin kaybına dair hissettiği kederin altında yatan da budur: Terk edilmiş hissetmek. 

Film boyunca Cemal karakteri ekseninde aslında tüm kasaba halkının yaşamına ortak oluyoruz. Herkesin derdi, yaşam bulantısı, vardır. Çok çeşitli ifade yolları vardır ancak Cemal bunu kavrayamaz. Kendi acısında kaybolmuştur. Filmin konusu aslında Cemal değil bana kalırsa; film, değişmeyen ve tekrar tekrar yaşanan bir meseleyi anlatır: İnsan olmak. İnsanlar acı çeker, insanlar acı çektirir, insanlar yaşar, insanlar ölür, insanlar aşık olur, insanlar aldatır, insanlar hayal kurar, insanlar hayal kırıklığı yaşar, insanlar kurtarıcı olur, insanlar kurtarıcı arar. İnsanlar düşünür, insanlar düşünmez, insanlar hisseder, insanlar hissedemez. İnsanlar, insanlar... Film aslında şiirlere, efsanelere bile konu olmuş bu basit konuyu anlatır: İnsan olmak.


+ Bizim derdimiz daha büyük. Öyle tanrıçayla manrıçayla geçecek gibi değil. Değilmiş yani.
- Aman iyi be sen de. Gencebay'ı beğenme, Şekspir'i beğenme.
+ Başka bir şey lazım bize. Daha önce hiç bilmediğimiz bir şey. 
- Senin işin zor hacı. Mal bu. İstediğin kadar evir çevir, aynı terane işte. Kimin hikayesini dinlersen dinle. Aynı laflar, aynı tipler, aynı sıkıcı planlar... 
+ Diyon ki yani, senden de bana hayır yok gayri.


Film, hikayesini büyülü gerçekçi bir anlatımla anlatmış. Yani, gerçekdışı görünen olay ve durumlar film boyunca sanki gerçek yaşamda yaşanması çok olağan durumlarmış gibi ele alınmış. Örneğin karakterlerin uçması, duvarlardan geçmesi, görünmez olması, normal insan boyutundan büyük olması... gibi. Bu durumu salt fantastik bir etki olarak nitelendirmek doğru değil. Çünkü fantastik anlatımlardaki fantastik unsur ve durumların hizmet ettiği bir art anlam olmasına gerek duyulmaz; daha doğrusu bu zorunlu değildir. Yani fantastik anlatılarda bir karakterin uçması için bunun ardında psikolojik bir mana olması gerekmez. Çünkü o karakterin doğasında\ kaderinde zaten uçmak vardır. Bir süper kahraman neden uçuyor diye sorgulamayız. Belki somut bir olay yaşanır ve uçma yetisi kazanır ancak aşık oldu diye uçuyor demeyiz. Oysa büyülü gerçekçilikte gördüğümüz fantastik unsurların alt metninde aslında psikolojik bir anlam veya gerçek dediğimiz dünyamızın olağan akışında gerçekleşen durumlara karşı çeşitli gönderimler bulunur.


!!! UYARI UYARI UYARI!!!

Yazımın bu kısmında ifade ettiğim ''bu gönderimler'' neler olabilir filmin sahneleri ve karakterleri üzerinden örnekler vererek anlatacağım, yani SPOILER alabilirsiniz.


Karakterin yalnızca hoşlandığı kadın ile birlikte uçabilmesi ama tek başına bunu yapamaması (Filmin başında Yasemin ile hap içtikten sonra Cemal sevdiği kadınla birlikte uçuyordu ancak filmin sonunda bunu tek başına denediğinde tüm adımları aynı şekilde uygulamasına rağmen uçamadı çünkü artık aşık olduğu kadın onunla değildi ve olmayacaktı\ ya da artık Yasemin'e aşık değildi), 

Abartılı bir şekilde kanayan karakterler (Doktor buna örnek - yaşadığı coğrafyadan ve etrafındaki insanlardan hoşlanmadığını ifade etmişti ve hep gözü kanıyordu. Cemal'in ise sadece bilekleri değil kalbine doğru tüm bedeni kanıyordu; bunu ilk etapta para bozdurmaya gelen çocuk fark etmedi çünkü dikkati Cemal'de değil işini görüp -para bozdurup- gitmekteydi), 

Cemal'in öğretmeninin gözlemci bakış açısıyla çekilen sahnelerde görünmez olması ama Cemal'in gözünden yani karakter bakış açısıyla çekilen sahnelerde görünmesi (hatta bu sahnelerin ilkinde Cemal anlattığı dertlerinden sıyrılıp öğretmenini konuşma sonunda anca ilk kez fark ediyordu ve ''hala aynı görünüyorsunuz'' derken kameraya öğretmenin görüntüsü yansıyordu, diğer tüm sahnelerde öğretmen görünmezdi),

Kitapçı kızın ellerini birleştirip zamanı dondurması (Kız, Cemal'i ilk öptüğünde zaman donuyordu ve Cemal buna şaşırdığını söylediğinde kız ona ''bana aşık oluyorsun'' demişti),

Cemal'in karısı ile arası kötüyken kitapçı kız ile öpüştüğü sahnede başlarına taş yağması (çünkü Cemal aslında yaptığının doğru olmadığını biliyordu),

Filmin sonlarında kitapçı kızın yalanını anlayan Cemal ile kızın yüzleşme sahnesinde kızın kolları kopuyordu ve Cemal bu kolları alıp birleştirerek zamanı dondurabiliyordu (Cemal kitapçı kıza aşık olduğu için değil, içinde bulunduğu ''hayat bulantısından'' onu kurtaracak bir 'kurtarıcı' olarak kızı görmesinden dolayı kız zamanı durdurabiliyordu. Ya da belki de bu noktada ''aşk aslında nedir ki'' sorusunu sorgulayabiliriz. Cemal için kızdan akıl almak, dertlerini durdurmak veya her şeyin hallolabileceği, anlaşılabileceği umudu olabilir. Sonrasında kızın da bir yalancı olduğunu fark ettiği için ona değil, onun süper gücü olan zamanı durdurma yetisine sahip olmak istedi ve kızın kollarını da beraberinde götürüp sevdiği kadının uçağının kalkacağı yere gitti.)

Kuyumcu adamın dev boyutunda olması (bu adam Cemal'in annesinin kolyesini vaktiyle tamir etmişti ve bu kolye Cemal için önemliydi, ayrıca Cemal'in nasıl olduğuyla az da olsa ilgilenen tek karakterdi. Buna ek olarak, kadınlara değer veren ve olması gerektiği gibi düşünen, davranan tek erkek karakterdi. Bu açıdan bakarsak aslında bu karakterin büyük boyutta görünmesi değil, diğer erkeklerin küçük boyutta olması daha yerinde olabilirmiş.)


!!! SPOILER BİTTİ!!!


Filmin en sevdiğim yanı bu alışılagelmedik anlatım biçimi oldu diyebilirim. Bu aslında oldukça riskli bir anlatım yolu. Çünkü sahneler arasında kopukluk durumu yaşanabilir. Filmin özellikle sonlarına doğru sıkıldığımı itiraf etmeliyim ancak filmin bütününe baktığımda oldukça özgün bulduğum bir yapım oldu. Filmin siyah beyaz olması ise hoş bir tat katmıştı. 

Filme dair olumsuz eleştirilerim de var. Bu eleştiriler filmin yapısına ve anlatımına yönelik değil; anlattığı şeylere yönelik. Filme cinsiyetçi bir dil ve bakış açısı hakimdi. Kadınların hep aldatan ve savunulmaya muhtaçmış gibi (tamam eril hakimiyet ve kurtarıcı metaforu coğrafyamızla da ilişkili ve gerçekçi bir yönden ele alınmak istenmiş olabilir ama...) ele alınması, evlenilecek - eğlenilecek kadın ikileminin altının çizilmesi (oysa üstünü çizmek gerek!), filmdeki tüm erkek karakterlerin evlat olsa sevilmez tiplerden oluşması ve tek bildiklerinin bel altı sohbetler olması gibi durumlar hoş değildi. Aynı şekilde dayak sahneleri çok kötüydü! Gerçekçi olmak demek, bu olmamalı. Burada yaşamda istenmeyen bir durumu eleştirmek amaçlanmış olsa bile (ki hiç öyle durmuyordu), bir kadını dövme sahnesini olağan bir durummuş gibi filme yerleştirmek pek de olumlu mesajlar içermiyor sanki!! Sırf bu nedenle, bu olumsuz düşüncelerim nedeniyle, bu filmi yorumlamayacaktım ama öte yandan bilmiyorum... Bir de bu filmi bir kadın yönetmen çekseydi nasıl işlerdi diye de merak etmeden duramıyorum. Filmin yönetmeninin bir erkek olduğu o kadar belli ki. 

Film çok özgün bir film. Hatta Türk sinemasında böyle bir anlatımla işlenmiş bir film izlemeyi hiç beklemiyordum. Çünkü filmin çoğu yorumunda da gördüğüm kadarıyla bu tip anlatımlar yadırganır. Bizde büyülü gerçekçilik anca yerli edebiyatta şöyle böyle kendine yer bulabilmiş gibi gibidir, o da belli iyi yazarların kalemiyle. Ama sinema... riskli bir alan. Bu bakımdan yönetmeni cesareti dolayısıyla tebrik etmek gerek bile diyebilirim. Kadro desek çok iyi, zaten komple Leyla ile Mecnun dizisinin kadrosu oynamış. :) Bu arada bahsettiğim büyülü gerçekçi anlatım Leyla ile Mecnun dizisinde de karşımıza çıkıyor. O diziyi izleyenler neyi anlattığımı daha iyi anlayacaklardır.

Anlatım güzel, hatta konunun çıkış noktası bile güzel... ancak anlattığı şeyler değil. Bu anlatılanlar malesef gerçek yaşamda kendine yer bulmuş durumlar, bunu da ifade etmeliyim bu arada. Evet gerçekten de üzülerek yazıyorum ki kadınlara bakış açısı çoğu yerde böyle... bu filmdeki gibi. 21. yüzyılda bile evet! Ancak sanatın, sinemanın, önemli sorumlulukları vardır. Gerçeği kabak gibi işlemek değil, dönüştürmektir sorumluluğu. Bu filmde bu yoktu. Olmasına gerek de yoktu tabii dümmmdüz yorumlarsak... ancak ne oluyorsa bu dümmmmdüz bakışımızdan, bu izle geç işte yhhaaaa yorumlarımızdan olmuyor mu? Oluyor! Bu nedenle hayal kırıklığı yaşadım. Yine de ilginizi çektiyse bir bakın tabii.

Hoşça kalın.


Sen Aydınlatırsın Geceyi | Fragman için tıklayabilirsiniz.

Şiir sahnesi için tıklayabilirsiniz.


Not: Bu film yorumu yazısı reklam değildir, film önerisidir.


6 Mart 2025 Perşembe

Toplu Öyküler 1 (Nezihe Meriç) | Kitap Yorumu

Yazar: Nezihe Meriç, Yayınevi: YKY

Kitap, Nezihe Meriç'in 1950'li ve 60'lı yıllarda kaleme aldığı öykülerin bir derlemesi. Toplu Öyküleri başlıklı bu ilk ciltte yazarın Bozbulanık, Topal Koşma ve Menekşeli Bilinç isimli kitaplarındaki öykülere yer verilmiş. Bu öykülerin genelinde toplumun geleneksel yapısının içinde kendini bulan, arayan, kaybeden ve var etmek isteyen aydın ve genç nesil karakterler yer ediniyor. Bu da tabi ki arka planda kuşak çatışması, köy-kent, gelenek-modernite zıtlığı vs gibi temaların oluşmasını sağlamış.

Kitap Nezihe Meriç'ten okuduğum ilk kitaptı. İtiraf etmek gerekirse Türk Edebiyatı'ndan, özellikle de öykücülerinden, çok çok az okuma yaptım. Bu eksiğimi kapatmak için kütüphanede Türk Edebiyatı kısmında dolanırken karşıma Nezihe Meriç'in bu eseri çıktı. Nezihe Meriç, çağdaş Türk öykücülüğünün öncülerinden kabul edilen bir isim. Bu nedenle kitabı özellikle de yazarı dolayısıyla okumak için heyecanlanmıştım. Nitekim, kitabı okurken çok da lezzet aldım.

Gerçekten, bazı kitaplar böyledir. Özellikle de usta bir kalemin elinden çıkmışsa. Okuruna lezzet verir anlatımı. O tadı resmen alırsın yani. Karakterden mi, olaydan mı diye ayıramazsın. En başta anlatım içine işler. Dersin ki, insanlar neler yazıyor. Böyle yazabilmek için gerçekten o öykünün havasını solumak gerekiyor. Resim yapmak, nakış işlemek gibi... ince ince işlemiş yazar öyküsünü, çizgi çizgi çizmiş. Karakter gerçek, diyaloglar gerçek, düşünceler gerçek. Yoldan birini çevirsen, işte onu görüyorsun öykülerde. Yaşanmışlık mı desek... Yaşamayan biri böyle yazamaz. Ben hep böyle düşünüyorum bazı ustaları okurken. İmrenemiyorum bile; sadece hissede hissede okuyorum.

Kitaptaki öyküleri genel olarak çok sevdim. İyi ki okudum dediğim bir kitap, iyi ki anlatımıyla tanıştım dediğim bir yazar oldu.

Hoşça ve kitaplarla kalın.


Diğer yazılarıma da göz atabilirsiniz.