4 Nisan 2025 Cuma

Sevgili, güzel Ay.


Sevgili eski dostum. Seni gördüğümde gerçekten heyecanlandım. Sürpriz yapmayı seviyor olmalısın. Ne yalan söyleyeyim, en çok da senin bu çatkapı gelme hallerini seviyorum. Bir anda karşımda buluyorum ya seni... Yoksa sen mi... Doğru! Bir anda karşısında bulan sensin, beni.

Niyetim biraz gece havası almak mıydı? Belki biraz. Ama ben, yıldızlar görünüyor mu sadece buna göz atacaktım. Şansıma gökyüzü de açıkmış. Seni görünce öylece kalakaldım değil mi? Geçen ayki yerinle aynı yerdeydin. Yoksa ondan önceki mi? Ne kadar uzun zaman geçti... ne kadar kısa zaman geçti... Zaman ne tuhaf. Bir gün kocaman olabilir, bir ay kısacık... yıllar ışık hızında, anlar kanı.

Yine de zaman, kıymetli. Değil mi eski dostum? Zaman, bizi korur. Kendimizden, hayattan, olaylardan, olmayanlardan. Zamanın kıymetini en iyi bilenlerdensin, biliyorum. Yıldızların dilini çözmek zor. Çünkü onların zamanı, farklı. Belki binlerce, milyonlarca yıl öteden, hatta belki de şimdinin hiçliğinden bakıyorlar bize. Bunu dünyadan anlamak zor. Oysa sen, sen de dünyaya tabisin. Tabii, bir ölçüde. Tamamen aynı olmasa da, belki şive farklılığıyla... yok hayır, bu fazla benzer olur. O zaman lehçe? Bu da olmadı... Yine de bazen bazı geceler aynı dili konuşuyoruz değil mi sevgili dostum. Sen ve ben.

Bir yanın karanlıkken, ışıklı yanınla uzanıyorsun yarımlığına. Işıksız yanın da, ışıklı yanına uzanıyor. Bu nedenle olacak, karanlık bir gecede bile tam görünüyorsun. Bir pinpon topu değilsin henüz. Gökyüzündeki uçuşun, sessiz sakin. Yine de oradasın ve yine de birazdan baktığımda gitmiş olacaksın. Çünkü sen, uçarsın. Oradan oraya. Geceleri ve gündüzleri. Gün ışığı senin dostundur. Diğer yıldızlar gitse bile, sen güneşin ışığıyla anlaşır ve varlığını dünyaya fısıldarsın.  Gece çöktüğündeyse, uçarsın.

Senden gözümü alabildikten sonra yıldızlarla bakıştık. Kısa bir andı, yine de kalbime sevinç verdi. Ah, dostlarım... Siz de gözlerinizi kapatıp dinliyor musunuz geceyi? Bu sessizlikteki sesler, sizin hiçlik zamanınıza da erişiyor mu? Hayır, değil mi? Yine de, gecenin içindeki bir an'ı sizlerle paylaşabilmek kocaman bir his. Bazen buğulu, bazen apaçık; ama hep kocaman. 

Böyle açık gecelerde sizi bulmama gerek yok. Işıl ışıl parlıyor, yerkürenin göğüne doğuyorsunuz. Kalbim, dostluğunuzla dolu.

Böyle ansızın karşıma çıktığında, uzunca düşünmeme gerek yok. Çünkü sadece oradasın, karşımda ve benimle. Sevgili, güzel Ay.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


''Yürekten sevdiğin bir Ay varsa, bir tane olsun yeter;
heyecanlanırsın.'' :) (camın ardından çektim, Ay yansımış).


3 Nisan 2025 Perşembe

Kadrajın ardındaki ben.


Yolda yürürken, dikkatimi çeken bir şeylerin fotoğrafını çekmeyi severim. Aslında sadece yürürken değil, dikkatimi çeken herhangi bir şeyin fotoğrafını çekmeyi severim. Tabii bu, pratik isteyen bir şey. Fotoğraf çekmek ve fotoğraf çekebileceğin bir şeyleri görebilmek. 

Önceden, bir şeyin farklı açılardan çekilmiş fotoğraflarının o şeyi başka bir şeymiş gibi gösterebildiğini düşünüyordum. Şimdi bu düşüncemin geçerliliğini test etmek için fotoğraflar çekmem gerekir, çünkü düşüncem biraz zaman aşımına uğradı. Ama öyle sanki. Öyle öyle. Bir nesneye bakış açımız, o nesneyi algılayışımızı büyük oranda etkiler. Takdir edersin ki, görmenin pek çok biçimi vardır. Fotoğraflar ve fotoğraf çekmek de bu yüzden çok fazla ilgimi çeker. 

Kendime şöyle kullanışlı, güzel bir fotoğraf makinesi alacağım. (Tamam, biraz daha sonra). Hayalimdeki hayat çok basitti, ben niye böyle savrulduysam bir noktada. Bir işe gir, boş zamanlarında o işten kazandığın parayla yaşa. Tabi günümüz şartlarında kendini maaşınla geçindirebilirsen madalya sahibi olsan yeri ama işte, daha küçükken böyle düşünürdüm. Ama en çok, fotoğraf çekmek istediğimi... düşünürdüm.

Bir ara fotoğrafa gerçekten çok tutkuluydum. Ah gözümü çıkarıp gördüklerimi insanlara gösterebilsem, anca istediğim sahneleri gösterebilirdim! Değil fotoğraf çekmek... Aynısını yazarken de hissederim. Keşke beynimi çıkarıp... ya da kalbimi... Tabii kalp düşünmez, çarpar; ama belki de yazarken düşüncelerimi değil, kalp çarpıntımı sana göstersem daha açıklayıcı olurdu. 

Dünyayı hislerle algılamak ne zor. Bu kadar derinden... Hayır, zor olan bu değil. Zor olan bunu bir yere akıtmamak. Hatta daha da zor olan, bunları, tüm bu hislerimi ve hislerimin bana verdiği yetkiyle geliştirdiğim görüş açımı bir yerlere yansıtmamayı seçmek. Ama işte, dursana, blog yazıyorum! O zaman zor değilmiş sanırım o kadar da.

Hayatta her şeyin seçimler üzerine kurulu olduğunu düşündüm sabah yatağımı toplarken. Bazen burada da x kişileri veya durumları için suçlayıcı bir dil kullanıyorum. Bu doğru veya değil, bunlara takılmaksa saçmalık. Evet x kişisi veya durumu bir şeylerin seçilmesi veya seçilmemesi yoluyla hareket eder ama bunun bizi ne ölçüde etkileyebileceği, bazı durumlarda (ve tabii ki sadece ufak ölçekli kişisel yaşamımızda!), sadece bizim neyi düşünüp düşünmeyeceğimizi, neye takılıp takılmayacağımızı, neyi önemseyip önemsemeyeceğimizi seçmemizle şekilleniyor. 

Birilerinin bize nasıl davranacağını da aslında biz seçiyoruz. Önceden bu sözü bazen saçma bulurdum. Oysa çok haklı bir saptama. En azından ben kendim ve hayatım için böyle düşünüyorum. Şikayet ettiğim her şeyi ben seçmişim, bunu fark ettim. Bu beni rahatlattı mı peki, yani bu bakış açısına ''ermek''? Hayır, başta hayır. Baş dediğim de bu sabah. :) Ama sonra, geçti (akşam). Çünkü, bunlara takılmak saçmalık. Başka şeyleri seçebiliriz. Seçebilirim. Seç-tim.

Bugün aslında dikkat etmemiştim. Nasıl koca yolu görmediysem... İşte insan, neyi görmeye kendini şartlandırırsa, ona odaklanıyor ve koca yolu görmüyor. Kafamı çevirdiğimde çiçekli bir yol kenarı ile karşılaştım. İlk başta yanından geçip gitmeyi düşündüm ama sonra ona, o çiçekli yola, bir kadrajdan bakma isteğiyle doldum. Bu hissi neden sevdiğimi daha evvel tam olarak anlayamamışım. 

Bir film izlemiştim. 1974 yapımı siyah beyaz bir yol filmiydi. İsmi Alice in den Städten (Alis Kentlerde) idi. Bu filmin ana karakteri de şehri fotoğraflayan bir gazeteciydi. Gördüklerinin ancak bir kadrajın ardından baktığında gerçek hissettirdiğini düşünüyordu. Ben onun gibi düşünmüyorum ama bir açıdan, benim görüşüm de benziyor. Ben, gördüğüm şeylere imzamı atmayı sevdiğimi fark ettim. Hayatı sanatla iç içe algılarım. Bir şeyi kendi bakış açımla görebildiğimde, onu ancak gösterdiğim takdirde gerçek kılabildiğimi düşünürüm; ki bu bir bakıma böyledir de. Gerçekten de düşündüğün bir şeyi ancak kendi dilinle gösterebilirsen gerçek kılarsın, değil mi? İşte ben de, en azından bazı açılardan, bu karakter gibi düşünüyorum. 

Fotoğrafını çekmek istediğim bir şeyin fotoğrafını çekemediğimde içimde kımıl kımıl bir şeyler oynardı, ciddiyim. Gerçekten çok rahatsız hissederdim. Zamanla ne oldu da tutkum öldü? Biliyor musun, belki büyük bir laf, ama ben hayatım boyunca tanıdığım en tutkulu insanım. Ve bu insanı kaybetmek beni bir çeşit yas havasına sokmuş gibi. Böyle olmak zorunda değil ama yine de... Tutkularımın yerine bahanelerimi koymak benim seçimimdi, evet.

Aslında hayatta kaybedecek pek bir şeyim yok. Ve kazanacak çok şeyim var. Kendimi geliştirebilirim. Özgür şeylere bu kadar ilgili birinin, kendini kapatıp tutsak etmesi büyük bir haksızlık olur. Bu nedenle, pisi pisine, bu kızın çiçekli bir yol kenarına bakmamasına neden olduğum için, başka şeyleri suçluyorum. Bu nedenle sesim yüksek çıkıyor ve bu nedenle, kendimi her yerde arıyorum (hiçbir yerde aramıyorum) ve bulamayacağıma eminim. Oysa bulacağım bir şey yok, o şey bende. Komik. Sanırım bu nedenle bazen geçmişe dönük çok fazla düşünüyorum. Çünkü her şeyin potansiyelini taşıyan o depresif ama tutkulu kızı özlüyorum. Ben hala oyum biliyorum. Artık başka biri olmaya çalışmayacağım. Sadece ona hak ettiği değeri vereceğim. Sadece kendime hak ettiğim değeri vereceğim.

Çünkü kim olduğuma inanırsam inanayım, ben benim.

Ve ben bir başkası olsaydım, kendimi sever hatta hayran olurdum ahahahah.


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.


bu fotoğrafın çok da güzel çıkmadığına karar verdim ama neyse boşver.
tabi o kadar fiyakalı yazı da yazmıştım oysa, tüh. :)


neyse üç beş başka fotoğrafla destekleyelim :)


aslında efektli çekimler sevmiyorum ama burada sevdim.
bu son iki fotoğrafı yeni yılda çekmiş ve kendime daha çok fotoğraf
çekme sözü vermiştim. yıl devam ediyor...


Not: Aslında sana sadece bir fotoğrafla çevrilmiş ve o anda kalmış hislerimi yazacaktım ama sonra, kadrajın ardındaki beni anlatmaya başladım. Umarım sıkılmamışsındır. Sıkıldıysan da gidersin canım, aaaa. 


Kupa ası için güzel bir günmüş.


Bugün biraz üzgün uyandım. Bilinçaltım neden böyle yapıyor anlamıyorum. Oysa ben ondan bana güzel rüyalar hazırlamasını istemiştim. Ama o, hep beni bekletecek şeyler gösteriyor bana. Yoksa beni mi sınıyor? Yine tuzağa mı düşeceksin, yoksa devam mı edeceksin mi diyor? Devam edeceğim tabii ki akıllım! Ne sandın...

Sanırsın İngiltere'deyiz. Havalar da bir atarlı giderli, puslu kapalı. Gün ışığı bulabildiği açıklıklardan yüzünü göstermeye çalışıyor ama bir cee eee'nin ötesine gidemiyor sanki. Güneş insanı canlandıran bir şey. Sanırım gece insanı olduğum yılların sonuna geldim. Artık gündüz insanı olacağım! Ama sen de yüzünü göstereceksin tamam mı güzelim, yani Güneş. Bana yüzünü göstermezsen eğer, ben de bilinçaltımın oyununa gelirim. Ama bir tur daha ebelemece oynamaya mecalim yok. Neden bu kadar yorgunum bilmiyorum. Oysa bir şey de yapmadım değil mi?

Üzgün uyansam da, yine de, sonrasında toparladım. Hatta anında toparladım. Rüyama güldüm geçtim ve itiraf etmek gerekirse bir süre yatakta uzanıp hayal kurdum. Bilinçaltım ne derse desin, ben bilinçüstümle başka bir rüya düşündüm. Sonra bu beni güldürdü. Belki de dış dünyada gördükleri değişince, içim de değişir değil mi? Bilinçüstümü kandırırsam, bilinçaltım da akıllı olur mu sence?

Bugün için bir kart seçtim kendime. Kupa asını verdi. Duygularla yapılan bir başlangıç. En azından bunun için güzel bir gün, diyebilirim sanırım. Dikkat etmem gereken şey için ise şeytan kartını verdi. Seni bekleten şeylere dikkat et. Ne manidar değil mi? Tam olarak böyle değil ama takıntılarımızı, saplantılarımızı, bağımlılık ve kötü alışkanlıklarımızı simgeler bu kart. Bu şeyler bizi... bekletir! 

Bir de bazen bazı şeylere çok sinirleniyorum. Kendi halimde kendi kendime dururken bile bu bazı şeyler beni gelip buluyor ve durduk yere sinirleniyorum. Sonra sinirlendiğim için sinirleniyorum. İnsanlar neden bu kadar pişkin acaba? Neden kimse ufacık bir adım bile atmazken hep benden bir şeyler bekleme çabasındalar acaba? Bir de kendileri küçük hesaplar düşünen insanlar neden sanki ben de bunu düşünecek kadar zaman harcıyormuşum yanılgısına kapılıyorlar acaba? Hiç merak etmediğim ama bazen ben öylece kendi halimdeyken bile beni gelip bulan sorular... Sonra da sinirlenince sinirlenmiş oluyorum. Bakın şu işe... Ne tuhaf, değil mi? Değil.

:)


uzun uzun şarkı aramadım ama güzel havaya sokar.



2 Nisan 2025 Çarşamba

Heyecan.

 

Geçtiğimiz günlerde çok yorulmuştum. Bir de uykusuzdum. Dün saatlerce uyumuşum. Gerçekten saatlerce uyumuşum. Aslında başka bir plana uyma düşüncesindeydim ama sonradan iptal ettim. Zaten bütüüünn gün yağmur yağdı ve hava kapalıydı. Hava kapalı olduğu için de sabah saatin kaç olduğunu algılayamamışım. Bulutlu günlerde içerisi karanlık olduğundan evdeyken sanki tüm gün aynı saati yaşıyormuşum gibi hissediyorum.

Sabah tuhaf tuhaf rüyalar gördüm. Gerçekten ipe sapa gelmez, absürt şeylerdi. Son zamanlarda yaşadıklarımı ve düşündüklerimi beynim yine bir güzel karıştırmış ve eşsiz eserler üretmiş. Sana rüya görmüyorum yazdıktan sonra yine rüyalarımı hatırlamaya başlamıştım ama hiç şöyle mis gibi bir rüya da görmedim hani. Hep ne mana diyeceğim şeyler. Buna rağmen dün sabah gördüğüm rüyalardan birini devam ettirmeyi istemiş, hatta bunun için geri uyumuştum. Ancak tabi o işler öyle olmuyor ve rüya anlamsızlığıyla ortada kalakaldı. Devamını göremedim. Zaten tamamen uyandıktan sonra da unuttum. Çok yorgun uyandım. Gerçekten hem zihnen, hem bedenen bir uyuşukluk haliyle uyandım. Aslında kendimi biraz zorlamalıydım ama bugün bayramın son günü diye düşünüp ses etmedim.

Bir kitaba başladım. Aslında daha evvel birkaç kez başladığım ve en başında sonra okurum diyerek bıraktığım bir kitaptı. Hatta bayramda bile ne akla hizmetse yanımda taşıdım (ortalamadan bir tık kalın - yanımda ince kitap taşırım). Tabi ki okumadım! Zaten biraz kafamı vererek okusam daha iyi olacak bir kitap. İsmi, Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırmak (Joe Dispenza). Bunu birinin önerisiyle çok önceden almıştım. Zaten yazarının adını belki orada burada görmüş, hatta belki kitaplarını sen de okumuşsundur (belki de sadece yargılamışsındır :). Hep elimde kalemle, hazır ve nazır okuyorum. Kitabı beğeneceğimi düşünüyorum ama... du' bakalım.

Akşamüstü bildiğim ama net olmayan bir şeyle yüzleştim. İçten içe bildiğim için ve aslında zaman aşımına uğramış bir şey olduğu için pek etkilenmedim ama yine de bilmiyorum. Bu hafif bulutlu his etrafımı sarmasın da kafamda büyümesin, yine enerjimi saçma sapan bir şeye yatırmayayım diye, eski bir günlüğümü seçip okudum. Bu sefer en eskilerden birine gittim, ergenliğime. En sevdiğim günlüğümü okudum. Çünkü çok masum, çok komik. Ah... dertlerim beni güldürdü. 

Bu bahsettiğim günlüğümü tam bitirmemişim. Defterin arka sayfaları boş. Bu sayfalara günlük bittikten sonraki her yılın herhangi bir gününde not yazmışım. Önce günlüğüme göz atıp şöyle bir okumuşum, sonra da okuduklarım bende ne hissettirdi, o anki hayatım nasıl ve geleceğe birkaç cümlelik notlar bırakmışım. Bu resmen geleneğim olmuş ve bunu yapmaya uzun süre devam etmişim ama nedense geçen yılı pas geçmişim. Herhalde o yıl günlüğümü okumadım. Hep de aklıma gelemez ya canım. Neyse bu yıl için de bir not yazdım. Bu, kendimle buluşmak gibiydi. Hangi halimle bilmiyorum. Belki hepsiyle, belki de sadece şu anımdaki halimle. Bu, tabii en çok da günlüğümü okumak, beni güldürdü.

Önceden bazı zamanlar, o günlüğümü yazdığım yıllara daha yakın olduğum yıllar, onu okuduğumda buruk hissederdim. Bir ara yabancılaşmışım, sanki onları başka biri yazmış gibi hissetmişim. Küçük bir kardeşim gibi. Hatta her yıl yazdığım buluşma notlarına bunu iliştirmişim. Bir yıl çok kızmışım. Neden böyle davrandın ki... diye kendime sitem etmişim. Sonra bir yıl, geleceğime nasihat bırakmışım. Bu yılsa, tüm bunları okumanın ne kadar güzel olduğunu düşündüm. Ve yaşarken hissettiğim tüm o hislerin ne kadar tatlı olduğunu. Bir şeyler için çabalamam, bir şeyler için hırslanmam, kalbimin hızla atması, rezil olduğumu düşünmem, kendimi kandırmaya çabalamam ve bunu başaramamam, bir şeylerden korkmam, bir şeylerden kaçmam... arkadaşlarım, tanıdıklarım... Bazıları hala instagram listemdedir. Bazıları kayıplarda. Hayatları bambaşka yerlerde. Ama işte hepsi o günlüğümü yazarken hislerimle benimleydi. Ne garip. 

Önceden bazen buna takılırdım. Bazı şeylerin yalnızca çok çoook gençken hissedileceğine inanırdım çünkü. Her şeyin... Heyecanın. Sonra kurallara uymak gerekeceğini. Akışa uymak gerekeceğini. Düşünürdüm sanırım. Çok yakın zamana kadar böyle düşünüyordum. Hatta bu akşamüstüne kadar bile içimde bir yan buna tutunuyordu sanırım. Ama sonra bu hissi hatırladım. O günlüğümdeki en baskın hissi. Daha evvel hiç üstünde durmadığım, o satırlarda gizli olan o hissi: Heyecan. Ah... Bu histen nasıl da korkmuşum hep. Nasıl da bahaneler bulmuşum hep. Yaşım büyüdükçe, bu bahaneler nasıl da gerçeğim olmuş. Çünkü onlara nasıl da iyi inanmışım. 

Tabi ki o kadar toy kalamazsın ve kalmamalısın. Ama her zaman heyecanlanabilirsin. Kendin gibi, heyecanlanabilirsin. Ve bunda bir sakınca yok. <3


bir şeyler dinlemek için tıklayabilirsiniz.



1 Nisan 2025 Salı

Nisan.


Ağaçların yaprakları yeniden yeşilleniyor. Ve dalları, yeniden şekilleniyor. Buna tanık olmak beni hep gülümsetir. Çünkü bu bir çeşit doğum anıdır ve buna tanık olmak, tanık olabilmek, yaşamın yeryüzüne çıkardığı bir hediyedir.

Bunu fark etmeyeli bir süre olmuştu. An'a tanık olmayalı. Bu nedenle, sabahın serinliğinde yürürken ve kuşların sesi her yerdeyken, güneşin parlaklığını gördüm. Hafifçe dağılan bulutları, maviliği, yaşamı... Ne güzel bir andı. Ne güzel bir histi.

Başka zaman olsa anında fotoğrafını çekerdim. Bunu yine düşündüm. Ama açıkçası biraz da üşendim... Öte yandan o an, daha doğrusu o andaki ben, orada kalmak istedim. Güneş parlarken, rüzgar yapraklarla selamlaşır, kuşlar birbirlerine laf atarlarken... o anda yürümek yürümek.

O an'ı gördün mü sevgili okur? İşte nisan bana böyle hissettiriyor. Bir ara mevsim anını. Bir geçiş: Bir doğum anı.

Doğarken itilmemiz gerekir. Geçiş böyle olur, değil mi? Anne rahminden, gün ışığına.

Kendi içimizde dertop olmak belki de rahatlık sağlayabilir. Ancak, karanlıktır. Anne karnı, karanlıktır değil mi? Karanlıktır ve bir bebek ışıkla, doğduğu an tanışır. Ciğerlerine havayı çeker... ağlar, ağlar.

Bir bebek doğar, tanışır ve ağlar. Değil mi? Sonra da büyür; ve biz buna yaşamak deriz.

İnsan her an yeniden doğabilir mi? Büyüdüğü yerden ansızın, bir daha doğabilir mi? Bunun bir kereye mahsus olması ne büyük talihsizlik olurdu!

Bayramda anneannemin tatlısından yedim. Bu, en sevdiğim şey. Küçük kuzenlerimi sevdim ve onların her geçen yıl ne kadar büyüdüklerini fark ettim. Bunu onları gördüğüm her an düşünüyorum. Zaman nasıl bu kadar hızlı geçti diye. Ben onların kuzenleri gibi değil de, teyzeleri gibiyim sanırım. Onlar da benim kuzenim gibi değil de, yeğenim gibiler. 

Doğduğu günü dün gibi hatırladığın birinin büyüyüşüne tanık olmak garip değil mi? Belki birileri de benim için böyle hissediyordur.

Geçen gün odamdaki tüm posterleri kaldırdım. İllüstrasyon olan bazı posterleri kitaplık yanlarına vs asmıştım. Ama o kadar uzun zamandır oradaydılar ki, silerken artık yırtıldılar... Ben de çıkarıp attım. Onlardan sıkılmamıştım da, ne bileyim... Yokluklarını fark etmiyorum bile.

Bayram zamanı babaannemlere giderdik. Şimdi de gittik. Mezarlıklar beni hep etkiliyor. Kötü anlamda değil, sadece etkiliyor. İçimden onlarla konuştum. Babaannemle ve dedemle. Sence beni duymuşlar mıdır?

Mezarlığın yan tarafında küçük bir bölüm vardı. O kadar küçüklerdi ki... işte bu beni kötü etkileyen bir şeydi. Mezarlığa gittiğimde, herhangi birinin içinden anlık olarak geçtiğimde de, hep ölmüş kişilerin yakınları için de dua ederim. Dayanabilmeleri için. O küçük mezarların yakınlarının da umarım kalpleri ferahlar.

Kendi başıma gitmek istediğim bazı yerler var. Hep erteliyorum. Umarım baharda gidebilirim.

Gitmek istediğim bazı yerlere gidebilmem için çalışmalıyım. Kendim için, çalışmalıyım.

Ocak ayına başlarken çok güzel, çok da işlevsel olduğunu düşündüğüm bir plan yapmıştım. Ancak uygulayamadım. Sonra da uygulamadım. Nisan ayı yeni bir şeylerin, doğanın, doğuşunu anımsattı bana madem, o zaman bu işlevsel planı şimdi uygulamak ve en önemlisi istikrarlı kalmak için doğru zaman!

Dünden önceki gece yıldızları izledim. Bütün gün gökyüzü bulutluyken, gece yıldızlar parlıyordu. Önce bir tane, sonra bir tane daha. Bu, Aslı'nın oyunuydu. Yıldız bulmaca! Sanırım, kendi içimdeki unutmak istemediğim bazı özellikleri bu karakterin içine saklamıştım. Aslı benim için, mutlu anlarımda aynada gördüğüm yüzümdü. Hayır, sadece mutlu ifadesiyle bunu geçiştirmek doğru değil. Zaten, mutluluk ne? Hiç. Önemli değil ama işte biliyorsun ;), değerli. Mutluluk değerli. Bu nedenle, onu değer verdiğimiz şeylerde bulabiliyoruz. Bu nedenle, pırıltı keşfetmek, daha doğrusu pırıltılı anları yaşamak, hep en sevdiğim şeylerden olmuştur. 

İçimde sonsuz bir merak var. Oysa ben, bu merakı beslemek yerine sık sık haklı olma hırsına kapılıyorum. Haklı olmak haklı olmak haklı olmak. Neye yarar? Çok şeye! Ama kişisel yaşamımda, doğru noktaları seçemiyorum haklı olmak için. 

Korkular ve hırslar, bir nefesin içinde yoktur.

Yazılarımı sildikten sonra bir tek doğum günü yazılarımı sildiğim için üzüldüm. Çünkü o yazılarımın yorumlarında bana hediyeler vermiştiniz. Daha dikkatli olmalıydım...

O halde, lütfen bir hediye daha bırak bu yazının yorumuna. Kimlere ulaşır bu yazım bilmiyorum ama; bana ışık hızında geçtiğini düşündüğüm bu yılın ilk üç ayında, yani nisan ayına gelene kadar, öğrendiğin veya fark ettiğin bir şeyi yaz. Ya da... öğrenmek istediğin, somut veya soyut bir şeyi. Ya da... içinde yeşeren yeni bir şeyin varlığını, tabi ki istediğin kadarınca, anlat bana (bize).

Dün, iki papatya falı baktım. İstediğim sonuç çıkmadı. Ama sorun değil; baharda bir sürü papatya vardır.

Bu ay kalbimize sakuralar yağdıran haberler alalım, olaylar yaşayalım. Yağmurunu boşaltan bulutlar gibi rahatlayalım. Mis gibi toprak kokusuyla dolsun hayatımız.

Güzel bir ay dilerim.


başka bir şey ararken bulduğum şarkı.




Diğer yazılarıma da göz atabilirsiniz.